26 Aralık 2011 Pazartesi

Hayatımın geri kalanı...

Hayatımı kimin darmadağın ettiğini hatırlamıyorum, muhtemelen bütün bunların sebebi ben olmalıyım. Yalnız bırakıldıkça herkesi küçümsemeye başladım, nasıl olsa kaybettiğim her şeyi sözcüklerle geri alacaktım. Ama bugün hangi noktadayım: Şu an önümde bir çizgi kokain olsaydı tereddütsüz çekerdim. Ya da şu an belimde asılı bir tabanca olsaydı, önüme çıkan herkesi hiç düşünmeden vururdum; hala kendimi öldüremeyecek kadar akılsız mıyım? Bugüne kadar neredeyse bütün eylemlerime ket vuran Tanrı düşüncesi şimdi nerede? Evet, bugün hayatımın geri kalanını nasıl yaşayacağımı seçeceğim gün.

9 Kasım 2011 Çarşamba

Müzikle yaşıyorum, yazıyla öleceğim!

Geniş, mutlu bir ailede yetişmedim. Mahalleden arkadaşlarım da yok. Öyle çok zengin de sayılmam; ben bir avareyim, çalışmayı düşünmüyorum. Sabıka kaydım olmadan on yedi yaşıma kadar gelebildim. En büyük zevkim iki mezar arasına uzanıp tütün sarmak. Müzikle yaşıyorum, yazıyla öleceğim. Yüzüm, yalnızlığım benim. Hiç doğmamış gibi yerli, hiç ölmeyecekmiş gibi yabancısıyım buraların. O kadar aptalım ki hiçbir şey bilmiyorum. Benimki sefil bir varoluş; anlam peşinde, genç ama hiç. Ancak bazen sevinç dolu! Hâlâ, bazen.

11 Eylül 2011 Pazar

İnsanı kendinden kim koruyacak?

...Yazmaya ve dirilmeye o kadar alıştım ki, artık ne zaman kendimi berbat hissetsem bunun başka bir yazı ya da cümleye gebe olduğunu anlıyorum. Yalnız mutluyken bir şey yazmamaya çalışıyorum, sonrasında çok gülünç oluyorlar. Bunun dışındaysa sahibi olduğum hüznün başka bir getirisi yok, elimde olsaydı sokağa çıkar ve birkaç arkadaşımın yanına giderdim ama bir şeyi ya da birini sevmeye çalışmak, umut etmek gibi işkenceyi uzatan bir eylem. Kahrolası dünyada kahrolası bir evde sıkışıp kaldım, çözüm ya da sonuç falan yok. İnsanlar her zaman benden büyük şeyler beklediler, çünkü böyle şeyler yazıyordum. Bir yandan kendimi bitirirken yazıda, bir yandan yüceltmiştim ve bu insanlar bana aptalca bir saygı duyuyorlar. Oysa benim yaptığım artık, evin farklı köşelerine giderek uykuyu beklemek. Uykudan çok şey bekliyorum: Rüya. Bilincim beni yanıltmıyor; ben hasta bir adamım. Ama şükürler olsun ki hepimiz, her an ölebiliriz. Yaşayan insan için her zaman bir seçenek daha var galiba. Fakat ben bunu düşünmüyorum, ölmek için intihar etmeme gerek yok, zaten yavaş yavaş gidiyorum. Artk genç değilim, yakında yirmi olacağım ve bu benim için yüz’e bedel.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Ölmek İçin Yaşamak

Sonbahar ayında yayınlanacak kitabımdan bazı paragraflar:

- Aslında çok şanslıyız, hepimiz yaşıyoruz. Çoğu öldü, biz kalan sağlarız. Yürüyor, okuyor, konuşuyor, sevişiyoruz. Eylemlerimiz var ve ben yaşamak için deli oluyorum. Bazen de ölmek için deli oluyorum ama bunun bir önemi yok, şimdilik, hepimiz burada beraberiz.

- Yazan bir insan olarak hayatı başarıyla tanımladığın an hayatın biter; bilmek, özgürlüğü getirirken bir yandan sonunu hazırlar. Yazar sorgudur, onda cevap yoktur. En doğru cevapları bulan yazarlar mutsuz olur ya da bir an önce ölürler. Düşünce vardır ve düşüncenin peşinde bazı adam ya da kadınlar, hepsi bu. Bütün yargılar çürütebilir, ama bu eylemi ya da var oluşu anlamsız kılmaz.

- Şu an bir sahildeyim, her yerim kum içinde kaldı, sanırım denizi hala sevemedim. Burada yüz kadar insan var, çoğu boğulmamak için yüzüyor ve hepsi senden habersiz olmalı. Seninle tanışmamış oldukları için üzülüyorum onların adına. Hiç beklemeyecekleri biri onlar için üzülüyor şu anda. Bu içgüdü nereden geliyor emin değilim ama birazdan biraz suya gireceğim. Eminim suda da seni düşüneceğim. Sana senin de bunu beklemene rağmen seni sevdiğimi hiç söylemediğim için üzgünüm. Ama ben iyi birisiyim. Kötü ve kayıtsız gibi görünmek isteyen makul bir insan. Belki de bu yüz kişiden daha mutlu, daha insan.

- Aslında ben hala o fahişenin odasındaki deri ceketli, pezevenk görünümlü, katil ruhlu pisliğim. Peki ya bazı sabahlar on yaşındaki bir oğlan çocuğu gibi anne ve babasının arasına girip yatan kim? En belalı şehirlerin en belalı serserileriyle pazarlık yapan ya da daha dilini ve hayatını bilmediği bir ülkenin fahişesiyle o yola çıkmayı anlamsızca göze alan kim? İyi bir roman yazmak için kendimi satabilirim, ama kendimi aldatmam. Kendimden saklanamam, hayır bu kadar güçlü değilim. Öyleyse hangisi benim? Hepsi benim.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Yeni Kitabın Arka Kapak Yazısı

Yazmış olduğum yeni kitabı bitirdim: Biraz var oluşçu, biraz gerçekçi. Sanırım sonbahar başında yayınlanacak, daha uzun sürmesine izin vermeyeceğim... Biraz hüzünlü ve sert bir tarzı var, muhtemelen gene yerden yere vurulacak, ahlaksızlıkla, vatan hainliğiyle, obsesiflikle ya da başarısızlıkla suçlanacağım. - Yazan insan diğerlerine göre biraz daha kirli değil midir her zaman? - Ama tek umurumda olan şey yazı benim için. Ve bunu size sunmak istedim. Bizim bir kavgamız var...

Kitap, ilk cümlesinden itibaren toplumsallaşmış ya da toplumsallaşamamış insanın sahip olabileceği kimlikleri sorgular ve ironik bir biçimde “serseri” ruhlu bir genç tarafından, yirmi birinci yüzyılın “modern” insanına ve hayatına eleştirel bir bakış getirir. Henüz on dokuz yaşındaki bir gencin var oluşunu keşfetme ve hakikat arayışındaki yolculuğunda edindiği gözlem ve yorumlar, kitabı üç bölümden oluşan psikolojik bir deneme-roman haline getirir; yazar, bir şeyler anlatırken aynı zamanda bir şeyler söylemeyi de arzular. Yıllarca yalnız yaşamasına izin verildiğinden dolayı içinde oluşan intikam ve şiddet duygusu yüzünden ise kitabın sonlarına doğru artık ufak ufak delirmeye başlar; okur bu sonlarla beraber yazarın bilinci ile kendi sorgusu arasında gidip gelir. Kitabı bitirdiğinizde ise yazarın deyimiyle “kendinizi gerçekleştirmek için” yazarı öldürmüş olursunuz.

24 Haziran 2011 Cuma

Bazı yeni düşünceler, bazı yeni paragraflar...

Yazmakta olduğum yeni kitaptan, bazı bölümlerinden bazı paragrafları paylaşmaya devam ediyorum;

"Fakirleri çok severiz. Ama en çok onları seviyormuş gibi görünmeyi. Onları şehir fotoğraflarında süslemeyi, filmlerde umutsuzca aşık etmeyi, onlarla ilgileniyormuş gibi görünmeyi, onları tam anlamıyla kullanmayı severiz daha çok. Yanımızdan gittikten sonra artık çok da umurumuzda olmazlar, çünkü kimse gün içinde halinin içini yaktığı, başını döndürdüğü bir “kimse” için güvenli ve rahat yatağındaki uykusundan ödün vermez. Ölüm gibidir fakirler. Ölüm hakkında yapılan tek bir şey vardır: Hiçbir şey olmamış gibi devam etmeye çalışmak. Arada bir kendimizi rahatlatmak için yaptığımız mezar ziyaretleri ise eski hayat arkadaşlarımıza verdiğimiz bir sadakadır, onları içimizde yaşatamadıktan sonra. Yaşamakta olanların ve iyi yaşayanların yanındayızdır biz ve bizden aşağıda olan insanlara bizim aslında ne kadar yukarıda olduğumuzu kendimize hatırlatmak için bakarız daha çok. Bugün hapiste olan mahkûmların bizi bu kadar dürüst hissettirmeleri gibidir bu." İnsanlar çok kalabalıklar…

"...Bugünlerde ise sadece onu görmek için çıkıyorum evden. Onun dışında yeni müzikler dinleyip, yazılar okuyup, internete girmek ve yatmakla geçiyor vaktim. Biraz önce arayan gene oydu. Beni çok şaşırtıyor bazen, benim asla yapmayacağım jestler yapıyor, zarif bir kız. Sık sık sesimi duymak istiyor. Hayatımda birinin numarasını sırf sesini duymak için çevirdiğimi hatırlamıyorum. Bu tür zıtlıklarımızın yanında keşfedebildiğimiz ortak yanlarımız sayesinde sevdik birbirimizi." Ağladı ve gözyaşlarını öptüm / Bir ilişki günlüğünden notlar

"İnsanları doğal seyirlerine bırakamazsınız, bunu kimse göze alamaz. O çok sevdiğimiz, aklıyla hayvandan, canlılığıyla taştan ayırdığımız, güvendiğimiz güzel insanı kimse salamaz dışarıya. Evler yapmak, başına polisler dikmek, tekdüze okullar kurmak, çok düşünmemesi ve oyalanması, “para” kazanması için iş imkânları yaratmak ve olay bittiğinde kabını dinlendirmesi için küçük bir toprak parçası vermek zorundayız onun için. Evren, doğa, bitkiler ve hayvanlar bu kadar mükemmelken bizim hala bir evrim aşamasında olduğumuz gerçeğine yaklaşmalıyız. İnsan, gelmiş geçmiş en asil ve en zavallı türdür. Ve çoğumuz çoğunlukla hayal kırıklığıyız. Eğer ortada bir Tanrı varsa utanç içinde olmalı. Onun yeryüzündeki taklitçileri bile midemi bulandırmaya yetiyor, herkes tanrıyı oynuyor."
İnsan Egosu ve Bilinçaltı

"Günümüze kadar ulaşmış bütün yazarların ilk defa yayınlanabilmek için çektikleri çileleri, sahip oldukları o klasik hikayeleri, işin içinde olan insanlarca bile anlaşılmamaları, çoğu kez ölmeden hak ettikleri değeri görmemeleri, bize yayıncı ve editörlerin aslında ne kadar alakasız insanlar olduklarını göstermiyor mu? Bir yeteneği keşfetmek ne zaman bu kadar zorlaştı? En iyi kitaplar bulunmayan ve yazılmamış olanlardır." Yazarlık serüvenim

"Bu dünya pek de hoş bir yer değil hatta bazen tanrıya ‘’Olmamış bu!’’ demek istiyorum ama sevilebilir. Bu yüzden artık bu tür şeyleri düşünmemeyi düşünüyorum ama hayatın bu kadar uzun olduğunu bilsem vallahi doğmazdım; sürekli yaşamak, hiç durmadan yaşamak çok zor. Yeniden dünyaya gelme ya da dirilme ihtimali intihar seçeneğini de elimden alıyor, kaçış yok galiba. Bu yüzden en iyisi yaşamak uzun olduğunu bile bile sürekli, hiç durmadan yaşamak ve buna mecbur olduğun aklına geldiğinde intihar değil firar etmek. Evet, çözüm bu. Orada zaman yok. Burada olan ne varsa orada yok." Otel odası günlükleri

31 Mayıs 2011 Salı

Biliyorsun, ben iyi değilim.

Hayatımın büyük bir kısmını yolda geçirdim. Nereye gideceğimi ve ne yapacağımı bilmeden ama hep birini arayarak ya da bir şey bekleyerek yaptım bunu. Belki hala sahip çıkabileceğim bir sonuç yok elimde ama bunu sürdürüyorum. Bir yere varmaktan çok gitmeyi seviyorum ama elinde haritasıyla dolaşan şaşkın bir turist gibi değil, daha çok bir gezgin gibi. Hepimiz dünyada turisti oynuyoruz ama bilmiyoruz. Bilemeyiz. Herkes bir şey gizliyor; belki zaten cehennemdeyiz. Güzel bir dünyada edindiğimiz bütün kötü tecrübeler yüzünden buraya sürgün edilmiş garip insanlar olamaz mıyız hepimiz? Arayış hiçbir zaman bitmeyecektir.

Yıllarca lisenin bitmesini bekledim. Her gün sabahın köründe uyanarak ve mutlaka küfrederek gittiğim lise hayatım, beş yıllık bir alışkanlığın sonucunda iğrenç sıcaklıktaki bir yaz günü bitti. Bana, “Okul bitti artık daha fazla gelmene gerek yok” dedikleri sabah eve gittim ve bir gün boyunca uyudum. Ertesi günün ortasında gene o iğrenç ışıkta ve sıcakta uyandığımda ise ne yapacağımı bilemedim. Bütün gün düşündüm ve üniversite için kâğıt doldurmaya başladım.

Birileri hayatınızdan nefret ettiğiniz şeyleri de alacak olursa, iyiden iyiye delirmeniz büyük bir olasılıktır. Yapmaktan büyük keyif duyduğumuz işler kadar nefret ettiğimiz insan ve eylemler de hayatımızın büyük bir parçası halindeler ve bu taraflardan biri eksildiğinde garip bir şekilde anlamı kaybetmeye başlıyoruz ve ben gerçekleşmesini en çok istediğim şeyler bile başıma geldiğinde bununla ne yapabileceğimi kestiremeyecek kadar başarısızım yaşamak konusunda.

İnsanın varoluşsal bir bunalıma düşmemesi için bazı sorumluluklar alması şarttır. Yaptığı ve yapabileceği hiçbir iş olmasa da bir çocuk sahibi olmak mesela ya da birinin karısı ya da kocası olmak hatta sigaraya başlamak ya da sigarayı bırakmak bile olabilir bu ama mutlaka bir şeyler yapmalıdır. Kendini illaki bir grup içinde görmek ister. Bir takım tutar ya da bir siyasi partiyi destekler gibi yapar bunu.

Benim bu gerçeği yakalayabilmem için yıllarca hiçbir şey yapmadan yaşamam gerekmişti. Hiçbir amacım, gidecek bir yerim ve ilgi duyduğum bir şey yoktu. İnsanları bir yandan şaşkınlıkla izlerken, aralarından bilmeden geçip duruyordum. Sonraları neler yaptıklarını, neden yaptıklarını anladım. Bir amaç yaratmak uğruna koşturan insanları ilk defa ben, hiçbir şeyle ilgilenmezken anladım. Benim için mesela yazmak, birini sevmek gibi hayatımı anlamlı kılan bir eylem. Her şeye rağmen.

Peki, insanı kendinden kim koruyacak?

Aylar önce kendimi bir otel odasına kilitlediğimde gördüğüm o berbat rüyayı düşünüyordum. Bazı aileler çocuk yerine farkında olmadan katil yetiştirir. Ben bugüne kadar kimseyi öldürmedim. Ama bazı yakın arkadaşlarım yaptı ve artık özgür değiller birisini daha öldürecek kadar. Yasalar olmasaydı ruhları ondan önce tıkardı katilleri içeri. Gerçekten garip arkadaşlarım oldu hep. Tanıdığım normal bir insan olup olmadığından emin değilim.

Bir çoğunun geçmişi acı içinde geçtiği için şimdi saldırganlaşmışlardı. İnsan bunu kendinde bir hak olarak görür bazen. Arkadaşlarınızı seçebilirsiniz ama özellikle biz daha küçükken geçmiş, çoğu zaman bizim elimizde değildir. Çocuklar anne ve babalarının devamı niteliğindedir, bu yüzden bir çocuğa ne verirseniz geleceğinden onu alırsınız. Küçükken daha büyüktür babalarımız ve dünya fakat büyüdükçe anlar insan; aslında sahip olduğu sadece kendisidir. Kendisi olmalıdır.

Onların aileleriyle konuştum: Perişan haldelerdi pek konuşamadım. “Hayat” diyorlardı, “planlanamazdı.” Korkarım ki benim insan öldürmeyi yasallaştıracak fikirlere ihtiyacım var, kendime bu konuda bazen güvenemiyorum. Bazıları derhal ölmeyi hak ediyor. Bir gün insan öldürmeyi yazmaktan daha iyi yaptığımı görürsem ya da bu beni yazmaktan daha rahatlatacak olursa -ki hiçbir şeyin yazmanın yerini tutacağını düşünmüyorum, artık bir yazar değil seri katil olurum. Hayranı olduğum birçok sanatçının surat ve kalplerinde bu hissi hiç görmedim mi sanıyorsunuz? Bazen daha kötü şeyler yapmamak için sarılırsınız işinize. Belki de en çok bu yüzden büyük bir sanatçıdan mütevazı olmasını beklemenin onun sanatına terbiyesizlik olacağını düşünüyorum.

İnsanı Tanrı’ya en çok yaklaştırabilecek iki şey vardır: Onun kadar iyi olmak ya da onun kadar kötü olmak. Kimsenin hayatına anlam katamıyorsak direkt hayatlarını alarak babalarımıza yakınlaşabiliriz. Belki de tek yapamadığım daha önce ölmüş ya da öldürmüş olan biri hakkında da gerçek ve tamamen ona ait kötü özellikleri yazabilmek. Ölüm konusunda ben de herkes kadar romantizm içine düşüyorum...

Ben olmadan da dünyanın dönüp devam edeceği ihtimali beni mahvediyor ve birilerinin bu büyük gerçeği benden önce öğrenmesi onları gözümde tanrılaştırmaya yetiyor. Bu yüzden onları hep iyi ve önemli anımsıyorum. Ölen de öldüren de gözümde canlanıyor, bunu yapmadan önce hiç olmadığı kadar. Belki de bunu zaman zaman çok arzulamama rağmen hiçbir zaman kendimi ya da bir başkasını öldüremediğim için. Siz geleceği nasıl vaad edersiniz?

Bazen bir annenin doğurduktan ya da Tanrı’nın yarattıktan sonra pişman olduğu, emin olamadığı çocukları olabilir, herkes yanılabilir. Bu yaratıcı özelliklere sahip yaratıkların hakkımda kötü bir karar vermiş olma olasılıkları beni delirtiyor. Sonra kendime aslında iyi birisi olduğumdan, yaptığım bütün hataları başka birçok insanla paylaştığımdan bahsediyorum. Ama ikna olmuyorum. İflah da olmayacağım. Geri getirilemez hatalar yapmayı seviyorum, ben bu şekilde doğmuşum. Bir şeyleri yıkmayı, patlatmayı, yakmayı ya da öldürmeyi, problem çıkartmayı, kaosu çekici buluyorum. Aşırı bir insanım ben. Suç işlemeye çok meyilliyim ve ben olsaydım beni büyük bir zindana kapatır ona yemek ve su vermezdim.

Kötü sayılabilecek bir hayat yaşadım ama hiçbir zaman Tanrı için dua etmeyeceğim. Güzel bir çocuk yapacağım ve öldüğümde kalbimi, böbreğimi falan bağışlayacağım. En azından bir gün gerçekten ölerek belki de ilk defa güzel bir şey yapmış olacağım. Dua etmek mesela sahip olduklarımı bana vermezdi, benim en azından sonuç veren eylemlerim var. Bana yıllarca yanlış yolda olduğumu söyleyip durdunuz ama bilmelisiniz ki sizin gibi mutlu olsaydım utanç içinde olurdum. Kötü bir hayata da sahip olsam, en azından ona istediği gibi yön verenin sadece benim olduğumu bilmek istiyorum. Ne olacak sanki içimizden geldiği gibi yaşasak, muhtemelen sahip olduğumuz tek yaşamı? Biliyorum, her zaman benim iyiliğimi istiyorsunuz ama ya bana iyi gelen şey buysa? Beni rahat bırakın…

26 Nisan 2011 Salı

Yeni Görüntü ve Notlar


- Bazen kimi sınırlandırmalar bizi daha özgürleştirir. Bir odanın kapısını kapatmak mesela, bizi bir asansöre tek başımıza binmiş kadar rahatlatır. Sevgiye inanmıyor değilim ama bence çoğunlukla yaptığımız birbirimize katlanmaya çalışmak. “Cehennem başkalarıdır” diyen Sartre haklı olmalı…

- Hepimiz zaman zaman bir kaçık olduğumuzu düşünürüz, bilmeden, ukalaca. Ben ise bu aralar gerçekten bir deli olabileceğim ihtimali üzerine düşünüyorum. Ya gerçekse bütün bunlar? Başıma gelen her şeyin gerçek olması mı yoksa bir izdüşüm olması mı beni daha çok üzerdi kestiremiyorum artık. Bir insan delirdiğinde delirdiğini fark edebilir mi? Bence ruhumuz, gölgemiz. Tabii bunun bir önemi kaldıysa…

- İnsanlar bugün benim yaşıma geldiklerinde hayatlarının geri kalanını nasıl yaşayacaklarını seçiyorlar. Ben belirsizliği seviyorum. Seçmemeyi seçiyorum. Hep bir sonraki hareketimizi yaşıyoruz. Her yapacağımız planlı. Mesela; ‘’Ben birazdan bu araçtan inecek ve biraz işeyeceğim. Sonra da bir kahvaltı yaparım. Karışık tost var mıdır acaba?’’ diye düşünüyoruz. Ben yaşamın ve tostun her türlü halini seviyorum. Hemen hemen her gün çalar saatlerle kalkan bir toplumuz, onları kuruyor ve uyuyoruz. Bence kadranları kaldırmalıyız. Saat kadar totaliter bir araç daha yok. Pek vaktimiz kalmadı, yaşamaya gecikiyoruz ve ben mutlu uyanmak istiyorum.

İnsanların beni sevmesini değil, anlamasını istiyorum. Yeni kitabım bitmek üzere. Yarı otobiyografik-dramatik ve eleştirel bir kitap. Çok iyi bir iş olarak çıkmasını istediğimden yayınlatmak ve tamamen BİTTİ demek için aceleye getirmiyorum. Ama az kaldı. Galiba. Kesinlikle.

20 Nisan 2011 Çarşamba

Rüya Günlüğü

Yaşamın bekâreti

Onu öldürdüğümde aklıma doğumu geldi. Hayata karşı duyduğum nefreti yüzünden çıkartıyordum. Birini döverek öldürecek kadar neye kızabilirdim? Sadece o adam değildi problem, kimse kimseyi birini döverek öldürecek kadar kızdıramaz. Mutlaka başka duygular, başka birikmiş nefretler vardır işin içinde. Tanrının bazılarını özürlü olarak dünyaya yollaması gibi bir şeydi bu. Tanrı kime bu kadar kızmıştı da onları bu şekilde cezalandırıyordu ya da gerçekten buna hakkı var mıydı? Benim kimseyi öldürme hakkım yoktu fakat tren raylarından çıkmıştı işte bir kere ve kendimi durduramıyordum.

Birini öldürmeden yaşamı kavrayamayacakmışçasına savaşıyordum. Aslında en büyük savaşımı kendimle veriyordum. Bu çaresiz ve biraz sonra ölmek üzere olan adamın üstündeki ben, … Ben… Görüntüler bulanık…

Daha ilk yumruklarımda dişlerini sökmüştüm, acı çektiğini gördükçe rahatlamam ve artık biraz yavaştan almam gerekiyordu fakat bu beni daha da kızdırmıştı. Yanakları kanla doldu ve şişti, ben ise daha çok kan aktığını gördükçe daha çok tahrik olmaya başladım. KAN! KAN! KAN! diye çınlıyordu kulaklarım, sadece benim duyabileceğim bir şekilde. Benim tüm o anlamsız var oluşuma ve hayatıma rağmen hala vermekte olduğum mücadeleyi ondan da bekledim ama artık çektiği acı o kadar üst bir noktaya gelmişti ki tepki bile veremiyordu. Gözlerinde kurtulmaya dair bir ışık görememek beni mahvediyordu.

Bütün o bulanıklık içinde onu döverken sadece onu neden dövdüğümü düşünüyordum. Acaba birkaç dakika öncesinde neler olmuştu da şimdi bu adamın üstüne çıkmıştım? Fakat film ortadan başlamakta kararlıydı ve bir mesaj vermek istiyordu sanki bana.

Onu öldürdüğümde aklıma doğumu geldi. Annesiyle babasının yaptıkları o seksi düşündüm, dinamik bir sperm olmalıydı, en az bizim kadar hızlı ve kurnazdı ki döllemişti kendi kendini… Şüphesiz, annesi biricik oğlunun öldüğü haberini aldığında epey ağlayacak diye de düşündüm. Birazdan ölecek olan çocuk ben olsaydım o anne benimki olacaktı. Öyle ki az ölümden dönmedim. Zaten hepimizin yaşamı ile iç içe değil midir o? Hepimiz birazdan ölemez miyiz? Ama bir insanın ölümünden de acı bir şey varsa o da bir insanın kendi evladının ölümüdür. Öldürdüğümüz tüm insanların en az bir anne ve babaları yok muydu?

Ona son baktığımda artık bana bakmıyordu. Olsa olsa ölmüş olmalıydı. Gözleri açık, belirsiz bir yere doğru kilitlenmiş bakıyordu. Meğer evet yanılmamışım. Keşke yanılsaymışım. Onu öldürdüm. Kimseler yoktu etrafta, her rüya gibi belirsiz ve karanlıktı. Gerçek olmasından çok korktum ve bir an önce uyanmak için yüksek bir yer aradım. Yürüdüm, koştum. Koşarken ağladım ve sonunda bir şekilde bir bina tepesi bulup kendimi aşağıya doğru attım. Bu anı ne çok yaşamıştım…

Sonra uyandım. Kusmaya başladım. Kafamı kaldırdım, gözlerim ıslandı, boğazım ağrımaya, kalbim küt küt atmaya başladı. Tekrar biraz daha kustum ve rüyayı biraz unutmak, iyiden iyiye uyanmak için yatağımdan kalktım ve defalarca yüzümü yıkadım. Bütün bunlar da neydi şimdi?!

Artık henüz bir katil olmadığımın bilincindeyim. Artık, özgürüm… Hemen şimdi bu geceyi ve bu boktan odayı terk ediyorum…

29 Eylül 2010


Kızım, yakında bir kadın olacaksın!



Seni o kadar çok seviyorum ki sayamam hepsini. Ben senin için öldüm kızım ve onların tek söyleyebileceği "O sana göre değil!" Onlar beni indirmekten asla vazgeçmeyecekler ve ben geldiğimde hiçbir zaman bilemeyeceğim neyle karşılaşacağımı. Aklını çelmelerine izin verme. Bilmiyor musun... Kızım, yakında bir kadın olacaksın. Lütfen, gel elimi tut. Yakında bir erkege ihtiyacın olacak.

Urge Overkill - Girl, You'll Be A Woman Soon

17 Mart 2011 Perşembe

Charles Baudelaire

“Hep sarhoş olmalı. Her şey bunda; tek sorun bu. Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken zamanın korkunç ağırlığını duymamak için durmamacasına sarhoş olmalısınız. Ama neyle? Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun.” Charles Baudelaire

14 Şubat 2011 Pazartesi

Yeni Kitabım İçin Düşündüğüm Kapak Yazısı


Yeni kitabım için düşündüğüm arka kapak yazısını hazırladım; (Ya da önsöz olarak paylaşılacak)

Bakın, ben genç bir adamım ve ne hayatımda ne de yazılarımda edebi bir kaygı taşıyorum. Dahası bu kitap benden çok sizin eserinizdir, anlayacaksınız... Sizden tek bir ricada bulunacağım, insanlardan bir şeyler istemekten hoşlanmam. Beni okurken size bugüne kadar dayatılmış olan bütün değer ve yargılarınızı ardınızda bırakın. Bana arınmış olarak gelin, çünkü ben sizi yeterince kirli göstereceğim. Bu kitap size hoşunuza gitmeyecek şeyler okutabilir, onu bir anti-kahraman yazdı. Ama ben aydın bir serseri olduğumu düşünüyorum… Ben mesela bazen bütün gün karanlıkta oturur ve konuşmam. Siz güneşi ve iletişimi seviyorsunuz. Ve sık sık ölüleri ziyaret ederim. İki mezar arasına uzanıp tütün sarar ve düşüncelere dalarım, siz dualarla yetinirken. Ben dürüst bir yalancıyım ve bu insanlığa karşı bir “baş kaldırış” kitabıdır. İnsanların beni sevmesini değil, anlamasını istiyorum. Tanrım! Gene bir şeyler istiyorum… Tanrı?