20 Nisan 2011 Çarşamba

Rüya Günlüğü

Yaşamın bekâreti

Onu öldürdüğümde aklıma doğumu geldi. Hayata karşı duyduğum nefreti yüzünden çıkartıyordum. Birini döverek öldürecek kadar neye kızabilirdim? Sadece o adam değildi problem, kimse kimseyi birini döverek öldürecek kadar kızdıramaz. Mutlaka başka duygular, başka birikmiş nefretler vardır işin içinde. Tanrının bazılarını özürlü olarak dünyaya yollaması gibi bir şeydi bu. Tanrı kime bu kadar kızmıştı da onları bu şekilde cezalandırıyordu ya da gerçekten buna hakkı var mıydı? Benim kimseyi öldürme hakkım yoktu fakat tren raylarından çıkmıştı işte bir kere ve kendimi durduramıyordum.

Birini öldürmeden yaşamı kavrayamayacakmışçasına savaşıyordum. Aslında en büyük savaşımı kendimle veriyordum. Bu çaresiz ve biraz sonra ölmek üzere olan adamın üstündeki ben, … Ben… Görüntüler bulanık…

Daha ilk yumruklarımda dişlerini sökmüştüm, acı çektiğini gördükçe rahatlamam ve artık biraz yavaştan almam gerekiyordu fakat bu beni daha da kızdırmıştı. Yanakları kanla doldu ve şişti, ben ise daha çok kan aktığını gördükçe daha çok tahrik olmaya başladım. KAN! KAN! KAN! diye çınlıyordu kulaklarım, sadece benim duyabileceğim bir şekilde. Benim tüm o anlamsız var oluşuma ve hayatıma rağmen hala vermekte olduğum mücadeleyi ondan da bekledim ama artık çektiği acı o kadar üst bir noktaya gelmişti ki tepki bile veremiyordu. Gözlerinde kurtulmaya dair bir ışık görememek beni mahvediyordu.

Bütün o bulanıklık içinde onu döverken sadece onu neden dövdüğümü düşünüyordum. Acaba birkaç dakika öncesinde neler olmuştu da şimdi bu adamın üstüne çıkmıştım? Fakat film ortadan başlamakta kararlıydı ve bir mesaj vermek istiyordu sanki bana.

Onu öldürdüğümde aklıma doğumu geldi. Annesiyle babasının yaptıkları o seksi düşündüm, dinamik bir sperm olmalıydı, en az bizim kadar hızlı ve kurnazdı ki döllemişti kendi kendini… Şüphesiz, annesi biricik oğlunun öldüğü haberini aldığında epey ağlayacak diye de düşündüm. Birazdan ölecek olan çocuk ben olsaydım o anne benimki olacaktı. Öyle ki az ölümden dönmedim. Zaten hepimizin yaşamı ile iç içe değil midir o? Hepimiz birazdan ölemez miyiz? Ama bir insanın ölümünden de acı bir şey varsa o da bir insanın kendi evladının ölümüdür. Öldürdüğümüz tüm insanların en az bir anne ve babaları yok muydu?

Ona son baktığımda artık bana bakmıyordu. Olsa olsa ölmüş olmalıydı. Gözleri açık, belirsiz bir yere doğru kilitlenmiş bakıyordu. Meğer evet yanılmamışım. Keşke yanılsaymışım. Onu öldürdüm. Kimseler yoktu etrafta, her rüya gibi belirsiz ve karanlıktı. Gerçek olmasından çok korktum ve bir an önce uyanmak için yüksek bir yer aradım. Yürüdüm, koştum. Koşarken ağladım ve sonunda bir şekilde bir bina tepesi bulup kendimi aşağıya doğru attım. Bu anı ne çok yaşamıştım…

Sonra uyandım. Kusmaya başladım. Kafamı kaldırdım, gözlerim ıslandı, boğazım ağrımaya, kalbim küt küt atmaya başladı. Tekrar biraz daha kustum ve rüyayı biraz unutmak, iyiden iyiye uyanmak için yatağımdan kalktım ve defalarca yüzümü yıkadım. Bütün bunlar da neydi şimdi?!

Artık henüz bir katil olmadığımın bilincindeyim. Artık, özgürüm… Hemen şimdi bu geceyi ve bu boktan odayı terk ediyorum…

29 Eylül 2010


2 yorum:

Beautyisdead dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Beautyisdead dedi ki...

Merhaba,

Reenkarnasyon hatası olduğunuzu söyleyen oldu mu?
Bana bunu söylediler, sizin yaşlarınızdaydım.. ne güzel, ne mutlu size.. aynaya bakar gibi oldum, on küsür yıl öncemi gördüm.. törpülenmeyin olur mu, kimsenin törpülemesine izin vermeyin ruhunuzu...
Sevgiler