26 Aralık 2008 Cuma

Sevgilinin Hayaline Sarılıp Uyumak


Kimi ıssız ve soğuk gecelerde sevdiğimize hayaller vasıtasıyla sersemce dokunmak isteriz.
Bu sarılışlardan sonra artık gecemiz sıcacıktır, hatta sevdiğimiz ile nefeslerimizin bile karıştığını hissederiz.
Kocaman kocaman kalabalıklardan kopmaktır sevgiliyle uyumak.
Sevgiden öte her şeyin boş olduğunun farkına varabileceğimiz nadir anlardandır.
Bir kadının 35 yıllık kocası öldükten sonraki sabah kalktığında duvarlara vura vura;
‘’Bey kalk, çorban hazır! ‘’ Dediğine şahit olmuştum.
Onun gözyaşlarında anlamıştım hayallerin dahi bir yere kadar yetebildiğini.
Hayat arkadaşı yattığı yerden bir daha kalkmayacaktı ve o kadın bunu ertesi sabah hiçbir şey olmamış gibi kocasına çorba yapıp da çağırdığı vakit ama kimselerin de sofraya gelmediği vakit idrak edebilmişti.
Belki yaşlılıktandı her şey belki de her şeyin kötü bir rüya olabileceği düşüncesindendi.
Öylece bekliyordu sofranın önünde.
Hatta bir ara gözleriyle kocasını koridordan geçirtmiş ve sofraya oturmuştu fakat evdekilerin şaşkın ve üzgün suratlarını görünce kabullenmek istemediği ölüm gerçeği şiddetle yağan bir yağmurun pencerelere bomba gibi düşen damlaları gibi çarpmıştı kalbine.
Durdu, düşündü ve bekledi.
Ardından gardı küçük bir çocuk gibi düştü ve gözlerinin hüzün dolu haykırışlarıyla bağırarak ağlamaya başladı.

O ağladı evdekiler ağladı.
Artık kocasının fotoğraflardaki saçlarını okşayıp da yatacaktı yalnız yatağına.
Uyuyarak, uyuyarak ve daha çok uyuyarak mevsimlerin geçmesini ve ölümü bekleyecekti huzursuzca.
Ve bizler sokaklarda hayatımızın aşkını aramaya devam edecektik.
O çok uzaklara gittiğinde mevsimlerin geçip de tekrar ona kavuşmamızı dileyeceğimiz bir sevgiliyi…
Sevgili ne kadar uzaklarda olursa olsun hayali istediğimiz an zihnimizde belirebilir.
Belki gerçeği kadar ona dokunamayız hatta sesini bile işitemeyiz fakat anıları yâd edip de hayaline sarılıp uyuyabiliriz.
Sevdiğimizi sevgili yapan da budur zaten.
İstediğimiz an istediğimiz yere getirebilmek ve bu getirişlerde dahi aşkı tekrar tekrar yaşayabilmek…

23 Aralık 2008 Salı

Sıradan Farklılıklar

Sıradan bir insanın farkı göze çarpmaz fakat diğerlerinin aksine asıl farklı olan kişi aslında sıradan ve farklı olma çabasında olmayandır.
Farklı görünüp popülarite peşinde koşmanın yaşı dahi yok, herkeste farklılık arayışı var.
Haliyle böyle bir durum çevresindekilerden abartılı beklentiler beklemeyen birisini ortamın en farklı bireyi haline getiriyor.
Bir insan olması gereken imajından ne kadar uzak yaşamaya çalışıyorsa o kadar kişiliksizdir.

Ben insanlarda rastlanılan değişimlerden haz alırım çünkü insanoğlu gerek bedenen gerekse de zihnen kendini geliştirip değiştirmelidir fakat benim sitemim bu farklılaşmayı kötü yönde kullanmaya çalışanlara.
Aslında olduğunun aksine farklı görünmeye çalışıp da dikkat çekmeye çalışanlara kızmıyorum. Aslında kimseye kızmıyorum, herkes kendine göre haklı.
Onların da kendilerine göre bazı doğruları ve beklentileri vardır ona göre yaşıyorlardır vs.
Asıl sitemim onların deyimiyle ‘marjinal olmak’ isterken başkalarını üzenlere.
Herkesin aynı okulda beraber okumak zorunda olduğu ama sevmediği ve okul bitene kadar varlığına katlanmak zorunda oldukları tanıdıkları vardır ya işte benim de varlığından fazlasıyla rahatsız olduğum kişilerde sık rastladığım bir durumdur bu.
Ergenliğin verdiği bir kompleks ya da heyecan derler anlarım fakat başkalarının üstünden popülarite edinme amacı gerçekten çok acınası bir durum.
Bir başkasının zaaflarını alaycı bir halde ifade etmenin çocuklukta yaşanılanlar ile alakası olsa gerek.
Nietzsche’nin ‘’Bu dâhil bütün genellemeler yanlıştır’’ lafına katılmıyor değilim fakat yeni nesilde duygunun bulunduğuna inanmıyorum.
İstisna yaşam ve ilişkiler her yerde mevcut fakat sokaklardaki ergen eşlere bakarsanız sık sık değiştiklerini fark edebilirsiniz.
Yoğun bir arayışları vardır ya da bir türlü doğru kişiyi bulamıyorlardır diye düşünmeyin çünkü zamanında aynı masayı paylaşmak zorunda olduğum bir ergenden ‘’olum ben zaten onunla yiyişmek için çıkmıştım’’ lafını duymuş birisiyim.
Kendisiyle ‘yiyişmek’ için çıkan oğlan çocuğuna izin veren sözde hanım kıza da sormak lazım e hani sen annesinin biricik kızıydın diye.
Popülarite için mi o çocukla çıkıp da kendini öptürüp öptürüp aptal yerine koydurdun yoksa gerçekten sen onu sevmiştin de onun niyetleri mi farklıydı?
Farklı yaşam tarzlarına özentilik, farklı eş deneyimleri ve haliyle ortaya çıkan duygusuzluk duygusu.
Bütün bunlar çevresine ben çok uçtayım, sıra dışı birisiyim imajı vermek isteyenlerden ötürü oluyor.
Haliyle sevgiler yapaylaşıyor ve ilişkilerde kuşkular artıyor.
Farklı görünme çabasının psikolojideki yerinde yaşamdan beklentilerin artması ya da özünde kendinden nefret etmek gibi tezat düşünceleri de barındırdığı bir gerçek.
Yunan Felsefesinin kurucularından Sokrates’in de dediği gibi “Ya kendimiz olmaya yürüyoruzdur ya da kaybolmaya…”
Bu tür farklılaşma çabaları başlarda gözümüze yeni bir düzene başlangıç gibi görünse de sonlarında kaybolmaya giden ilk çıkışlardan olduğunu anlamamız muhtemeldir ve öyledir ki bu değişim çabaları ileriki yaşlarda ‘ah şu ergen telaşlarımız’ sohbetlerine bırakır yerlerini ve birer anı olur zihnimizde…

10 Aralık 2008 Çarşamba

Yeni Başlangıçlar


Devrik cümleleri pek sevmem aslında. Okuyucuya vermek istenilen mesajı dolaylı olarak ve biraz düşünme seansından sonra verir ama edebi gözükür işte.
Anlamak için sarfettiğimiz çabadan ötürü daha çok beğendiğimizi düşünürüm. Burada da elde etmek için verilen emeklerin elde edilen şeyi daha değerli kıldığı düşüncesi devreye giriyor sanırım.
Her neyse Timo Maas'ın çok güzel bir aforizması var. Tam bir romanın ya da bir filmin başlangıç kısmı gibi. ''Bugun hayatimin geri kalanının ilk gunu!''
İnsanoğlu geçmişine sünger çekmeyi, tövbeler etmeyi ve her şeye sıfırdan başlamayı sever. Yepyeni bembeyaz bir kağıt daha koyar önüne ve yeniden başlar karalamaya.
Yaratılışımızda var bu. Geçmişteki kötü anılardan arınıp başka bir yaşama geçiş isteği.
Ahmet Altan İçimizde Bir Yer adlı kitabına ''Nice aşk yitirdim ben'' diyerek başlamıştı.
Kürşat Başar ise Başucumda Müzik adlı kitabına '' Bu kitapta yazılanların hepsi gerçektir. Ama aynı zamanda hepsi yalandır. Çünkü onu ben yazdım.'' diyerek büyük bir çelişkiyle başlamıştı.
İyi hatırlarım çok sevdiğim bir film de ''Her şeyin başladığı sabah aslında sıradan bir sabah gibi başlamıştı.'' diyerek başlıyordu.
Başlangıçlar başlıklar kadar önemlidir. Yeni bir hayata başlamak da bir romanın ya da bir filmin başlangıcına benzer. Olumsuzlukları geride bırakıp yeni umutlara gebe kalmak gibidir. Bazen aslında her şeyin yeni başlıyor olmasıdır.
Çok denedim ben bu değişimleri.
Beni eskilere götüren bütün müzikleri çıkarttım hayatımdan. Gözüme sahte gözüken bütün canlı cansız varlıklardan kurtuldum.
Kendime hayat vitrininden yeni bir yaşam seçtim adeta. Belki çocukluğumdaki canlılığı geri arıyordum belki eskiye nazaran taze bir bilinç.
Ben kurtulamadım aşinası olduğum depresyon şarkılarından, sahteliklerden. Vitrindeki seçimim boş kümeydi. Canlılık zaten ölmüştü. Bilinç her zamanki gibi kapalıydı.
Ama siz yapın. Başarısız olsanız dahi en azından denemiş olmanın verdiği hazzı ve rahatlığı yaşarsınız.
Bir sabah kalktığınızda ''Bugun hayatimin geri kalanının ilk gunu!'' diyecek olursanız arkada bıraktıklarınıza bir kez olsun dönüp bakacak olmayın ki güzel bir sonu da olsun...

2 Aralık 2008 Salı

Şizofreni Hastalığı


Günümüzde dünyada 60 milyon, ülkemizde ise 600 bin şizofreni hastası mevcut ve bu hastalık genellikle 15-25 yaş aralarında başlamakla beraber, orta yaşlarda da ortaya çıkabiliyor.

Şizofreni gerçek ile hayali ayırt edememe hastalığıdır.

Şizofrenlerin kulaklarına normal insanların duymadıkları ve hiçbir zaman da duymayacakları gaipten sesler gelir. Bu hastaların gözlerinin önünde sık sık hayali varlıklar belirir, hiçbir cümleyi adam akıllı tamamlayamazlar ve donuk suratları vardır.

Şizofreni terimi ilk defa 1908 yılında Eugen Bleuler adındaki isviçreli bir psikiyatr tarafından kullanılmış bir terimdir ve sizi temin ederim ki kanser ya da aids gibi hastalıklara oranla daha kötü bir hastalıktır.

....otobüslerde, vapurlarda her surata bir hayat çizerim ve yol boyunca bu hayatlarları hayal eder kafamdan senaryolar yazarım. Evlerin pencelerine, yanan ışıklarına baktığımda içlerine insanlar koyarım. Mutfaklarında pişen yemeklerini düşünürüm, yatak odalarındaki yasak sevişmeleri hayal ederim. Bir anne, bir baba ve biz kız çocuğu koyarım evin içine. Küçük kız odasında boyama yaparken boyaları değiştirir durur ya, işte ben o detaya, o boyalara saatlerce takılırım.

Nedensiz ağlamalar, yersiz atılan kahkahalar, zaman zaman gelen şiddet eyilimleri ve herhangi bir objeye yok yere saatlerce bakmak bakmak ve bakmak...

Bir şizofren hastası tanrının bile terk ettiği küçük ve boş bir odada kurduğu hayallerle günlerini geçirebilir. En kalabalık şehirlerin en kalabalık sokaklarında sıkılıp daralabilir. Hayatı boyunca yakalamak istediği bir fırsatı yakaladığı vakit ondan bile vazgeçebilir. Onun için kurallar ve insanlar bir yere kadar anlam ifade eder. Asıl anlam hayallerdedir.

ilişkiler, sevgiler ve sokak çocukları hakkında yazdıklarım bir yana şiddeti yüce bir varlıkmış gibi övüp de insanlara sevdirmeye çalıştığım onlarca yazılarım da oldu. Size şimdi aslında yazdığım her şey benim açımdan boş bir küme deseydim bana kızar mıydınız ? Söyleyin bana hasta bir insana can-ı gönülden kızabilir misiniz ? Üstelik size sizin gördüklerinizi aslında gerçekten sizin gördüğünüz gibi görmediğini açıkça söyleyen bir hastaya...

Gördüklerimizden ve zihnimizden ötesine gidemezsek tanrının ve doğanın denklemini nasıl çözebiliriz?

Bugünden 100 yıl sonra bugün gündemi belirleyen insanların hepsi solucanların yemi olacak toprak altında. Bugün var olan herkes hiçbir şey olacak. Geçmişlerini değiştiremeyeceğimiz fakat yeni bir gelecek vaadedebileceğimiz bir kuşak olacak. Bedenimiz çürüse de, ruhumuz yansa da düşünce akımlarımız hala nefesler alıp verebilen insanların zihinlerinde olacak. Ve inanın bana bu düşünce akımları hep dahilik ve delilik arasındaki ince çizgide var olan insanlardan çıkmıştır. Van Gogh en çok bilinen ve saygı duyulan şizofreni hastalarındandı. Einstein zaaflarını her daim lehine çevirebilen birisiydi...

Sizlere bilinçaltınızdaki önyargılarınızdan arınıp evrendeki her şeye daha önce kimsenin bakmadığı, bakamadığı gibi bakmanızı önermemin sebebi farklı bakarsanız farkı görebilecek olmanızdandır. Kendimi tam olarak bir şizofren olarak görmesem de bazı zaaflarım yaşananlara farklı bir bakış açısı ile bakmama neden oluyorsa ne mutlu şizofrenim diyene...

24 Kasım 2008 Pazartesi

Özünde Her İnsan İyidir


En doğru zamanda en doğru kelimeleri kullanabilmek çok önemli.
Bu adam benim için bunu asla yapmaz dediğiniz birisine sihirli kelimelerinizin tatlı dokunuşlarıyla istediğinizi yaptırabilirsiniz aslında.
Tatlı dil yılanı bile deliğinden gerçekten de çıkartabilir.
Ateşli bir kavganın ortasında derin nefes alın ve özür dileyin. Karşınızdakini de şaşırtın, büyüklüğünüzü gösterin ve şaşırtın herkesi. Huyuna gidin. Deyim yerindeyse tribünlere oynayın.

Bilinçaltınızdaki önyargılarınız sizi yanıltmasın bu düşündüğünüzün aksine sizi küçük bir şahıs haline getirmez hatta sizi yüceltir ama siz bunu o an için fark edemeyebilirsiniz.
Bütün bunları söylememin sebebi özünde her insanın gerçekten de iyi olmasındandır.
Siz hiç bir hırsızla oturup karşılıklı konuştunuz mu ? Ya da daha on dakika öncesine kadar çok sevdiği kadını vurmak üzere olan bir nişanlıyla ?
Öfkeler anlık, kızgınlıklar gereksiz. Tatsız kavgaları hepimiz yapıyoruz fakat kin tutmak kadar aptalca bir şey daha yok.


Soğuk bir sonbahar günü Taksim Meydanın'daki The Marmara otelin önünde daha yirmili yaşlarda bir genç bütün gün topladığı pet şişeleri ve kartonları büyükçe bir çuvalın içine geçirmiş çuvalı da sırtına almış gidiyordu. Ben ise biraz sonra yaşanacak kargaşayı bir arkadaşımı beklerken görecektim.
Hava gerçekten soğuk ve keskindi. Öyle ki fırtına öyle bir esti ki gencin bütün gün topladığı pet şişeler yerlere dökülmüş çoğu da rüzgarın da etkisiyle caddeye fırlamıştı. Tam bir kargaşa anı yaşanmıştı ve bütün arabalar pet şişelerden nasiplerini almamak için sağa sola kıvırarak gitmeye çalışıyordu.
O an o gencin suratındaki ifade çok ilginçti. Hem günün bütün emekleri caddeye saçılmış mahvolmuştu hem de şişelerden birisi bir jeep'in farını kırar bir de adam parasını isterse dünkü kazancımdan da olurum bugün de midem boş gezerim bakışı vardı gençte. Kirli sakalının ve kızgın suratının hayatındaki ilk şekerini düşürmüş çocuk olurcasına düştüğünü gördüm o gün.


O gün adamın yanına gidip sırtını sıvazlayıp yirmi ytl para verip 'üzülme' demek isterdim ama yapamamıştım bunu zihnimden defalarca geçirmeme rağmen.
Kullanamamıştım en doğru kelimeleri en doğru zamanda.

Elbet özünde her insan iyidir fakat biz özellikle önyargılarımızdan belki de üşengeçliğimizden ötürü karşımızdaki insanı sadece bize kendini gösterdiği kadar tanımakta ısrar ediyoruz oysa ki her insanın göstermediği belki de göstermek istemediği çok güzel ve insani yönleri var ama biz bu olumlu yönleri görmeye çalışmıyoruz bile ve bu yüzden herkesi sevemiyoruz, çok ince eliyip sık dokuyoruz birisine merhaba bile diyecek olsak.


22 Kasım 2008 Cumartesi

Özgürlük Yollarında


Bir film izleriz ya da bir kitap okuruz yaşantımız ve bütün düşünce akımlarımız ani bir değişime uğrar.
Bu değişimleri yaşantımıza bu kadar rahat sokmamızın sebebi arayışlarımız değil midir?
Hepimiz yanımızdaki arkadaşlarımızdan, sevgililerimizden sıkılmış bir şekilde sokaklarda yeni suratlar aramıyor muyuz?
Hayat başlı başına kaçışlardan ve arayışlardan oluşmaz mı zaten?

Neden 'ilk'leri hiç unutmayız?
Arayışlarımızın ilk meyveleridir ilk öpücükler, ilk cinsel deneyimler vs.
Benim izlediğim en güzel film, arkasında kapitalist düzenin anormal yaşantısını bırakan, bütün kredi kartlarını ve paralarını yakıp yollara çıkan ve en büyük hayali Alaska'ya gitmek olan bir gencin yollara düştüğü ingilizcesi 'into the wild' adlı filmdir.
Hem hayatımızdaki kaçışlarımızı hem de arayışlarımızı en iyi şekilde gözler önüne seren bir film.
Bana en büyük hayalini gerçekleştireceksin ve hemen öleceksin deseler şuanki yaşantıma devam etmeyi tercih etmezdim.
Var olduğum süre boyunca yapmayı en çok isteyeceğim şeyi yapıp yaşım ne olursa ölsün hemen ölmeyi seçerdim çünkü hayatımız hayallerimizin peşinde koşabildiğimiz kadar heyecan verici ve bu hayatları güzel değerlendiremezsek 40'ların çocuklarının dillerine daha çok düşeriz.
Bence her insan ölmeden önce kendini doğanın kusursuz bünyesine atmalıdır.
Bütün kredi kartlarını ve paralarını yakıp da yola çıkan o genç gibi.
Doğa bize istediğimiz her şeyi sunabilir, beklentilerimizi insanlara göre daha çok karşılayabilir.
Hala güvenlikli sitelerinizden, soğuk apartmanlarınızdan ve rutin yaşantınızdan sıkılmadınız mı?
Neredeyse on yıl sonra nerelere gideceğimiz ve neler yapacağımız bile planlanmış vazıyetteyken size kaçışı önermem saçma gelebilir fakat hala okumanız gereken kitapların ve bütün hayat akışınızı değiştirecek filmler izlemeniz gerektiğini düşünüyorum.

Doğanın bize vereceği huzur ve bilgelik nice orgazmlarda ya da kitaplar yok.
Kendinizi toprağın kokusuna ve güneşin doğuşuna bırakırsanız güvenlikli sitelerinizden soğuyabilirsiniz ve emin olun bu soğuma güzel şeylerin başlangıcı olacaktır sizin için öyle ki mutluluk matematikte x'i y'yi bulmakta değil doğanın güzelliklerinde olsa gerek.

Yeni Nesil Aşkları


Bazı liseli ergenler canınızı gerçekten çok sıkabilir. Bunu iyi biliyorum çünkü bütün bir günümü onlarla beraber geçirmek durumundayım.
Adam karşıma geçmiş 'ben zaten onunla yiyişmek için çıkmıştım ya' diyor.
Karşısındakine duyduğu bir sevgi yok sadece sözde sevgilisinin bedeni onun ergen hormonlarını tatmin ettiği için seviyor ki bu gerçek bir sevgi bile değil.
Çıkmak diye bir kavram var artık. Beraber hamburgercide yemek yemek ve 'yiyişmek' gibi aktiviteler içerisinde bir erkek ve bir kız çıkmış oluyor ve hepsi yaz aşkları gibi kısa sürüyor çünkü sırf bazı duyguları yaşamak ve egolarını tatmin etmek için yapıyorlar bunları.
Yaşlı insanların gençliğe acıyan gözlerle bakmasının en önemli sebeplerinden birisi de aslında bu yeni nesil aşkları.
Hepimiz babalarımızdan, dedelerimizden onların zamanlarındaki gerçek aşk hikayeleriyle büyüdük ve şimdiki ergenlerin yaptıkları öyle acınası şeyler ki...
Gerçekten insanı aşktan soğutuyorlar. Yahu aşk denilen kavram bu kadar düştü mü?

Bundan on yıl sonraki ilişkileri düşünmeyi hiç istemiyor insan bu yeni nesil zırvalıkları yüzünden.
Sevgiler klişeleşmiş, dostluk diye bir şey zaten kalmamış ve birbirleriyle 'yiyişmek' için çıkan ergenler fing atıyor sokaklarda.
E nerede kaldı iyi günde ve kötü günde beraber olmak adına verilen sözler? Hani delikanlılık ? Hani annesinin biricik hanım kızıydın sen ? Ama bu oğlan çocuğu seninle 'yiyişmek' için çıkmış ?
Ne kadar iğrenç bir kavramdır ya bu 'yiyişmek' dedikleri şey. Yahu desenize şuna sevgilinin dudaklarını öpmek, öpüşmek vs.
Bazı değerleri korumak bizim elimizde ve suç hepimizde. Kendisiyle 'yiyişmek' için çıkan sözde sevgilisine izin veren kızda da, onu sadece bedeni için seven oğlanda da.
Hayatlarını sadece hormonları doğrultusunda yaşayan ergenler...Onlar kendilerini bile düşünmezken ben burada onlar için kaygılanıyorum...

21 Kasım 2008 Cuma

Anneler Gününde Annesiz Olmak


Düşmanımızın bile başına gelmemesini temenni ettiğimiz bazı durumlar vardır ya işte anneler gününde annesiz olmak da bu durumlardan birisidir.
İnsana en çok ölüm koyar, ölüm sonsuza kadar kaybetmektir oysa insanlar umutlarıyla yaşar. Ölüm arkada umut ya da sevinç bırakmaz.
Anne sen yedikçe ben doyuyorum diyebilen tek varlıktır. En kötü gününüzde bile yanınızda olacak tek yegane dostunuzdur.
Anne candır, nefestir, özlenen ve olmadığında insana en çok koyandır.
Ne kadar kızarsak kızalım sonunda affedebileceğimiz tek insandır.
Ama öyledir ki her şey gibi sonsuza gittiği vakit değeri tak eder insanoğlunun karmaşık duygularına ve her zaman bilirsiniz geceleri onun için ağladığınızda onun da sonsuzda sizin için kaygılandığını.
Anneler günü ticari amaçlar güden bir gündür. Duygular bir yere kadardır ve çiçekler para için satılır. İnsanların çiçek alabilecekleri bir annelerinin yaşayıp yaşamadıkları çiçekçiler için çok da mühim değildir ve evet o kara gün geldiğinde ateş düştüğü yeri yakar.
O gün geldiğinde anneniz yanınızda değilse diziniz uf olduğunda yarayı bir güzel soymak için kabuk tutmasını beklediğiniz günlerdeki gibi çocuk olursunuz yeniden. Zırlak ve masum bir nefes olursunuz. Teselli olsun diye eski anıları tekrar tekrar yaşarsınız zihninizde ama bilirsiniz ki hiçbiri yaşandığı kadar net ve kusursuz olmaz.
Anneler nereye giderse gitsin ten kokuları hep bilinçaltında olur. Sizi doğururken bile ölmüş olsa onu anımsatacak bir şeyler bulabilirsiniz sanki sizi yıllarca parklara götürüp dondurmalar yedirmiş gibi.
Anneniz size hala bir öpücük uzaktaysa gidin ve ona onu gerçekten ne kadar sevdiğinizi gösterinki bir gün anneler gününde annesiz kalırsanız anılarınızla ona gülümseyebilesiniz.

Büyük Travma


Bedenimde gereksiz bir hiperaktiflik olduğunu biliyorum ve bu hiperaktiflikle yaşamak zaman zaman kanlara alışmayı öğretiyordu bana.
Aslında 20 Kasım sabahı sıradan bir sabahtı.
Oysa daha on dakika öncesinde beden dersinde atlayışlarımızı, zıplayışlarımızı yapıp enerjimizi boşaltmıştık ama ben her zamanki gibi gene doluydum ve bir şeyler yapmalıydım.
Sırayı ortaya çektim ve üstünden karşıdaki dolapların üstüne zıpladım.
Aptalcaydı. Bir grubumuz vardı sınıfta güya lise ruhunu yakalamaya çalışıyorduk çünkü okuduğum lise ders aşinası ve disiplin delisi insanlardan ve öğretmenlerden oluşan küçük ve sıkıcı bir liseydi ama genede beni bu sözde özel lisede tutan bir şeyler vardı.
İkinci atlayışımda havadayken bir çığlık yankılandı sınıfta 'kafanı duvara vuracaksın' diyordu bu ince ama gür kız sesi.
Çok değil bir saniye sonra kafamı duvarın çıkıntısına vurmuş sarsılarak yere düşmüştüm.
O yere düşüşü zihnimde tekrar tekrar yaşadım.
Yere düştüğümde olayın ciddiyeti belli değildi hatta kahkalar vardı ama birkaç saniye sonra sıcacık kan damlaları üstüme, elime ve belli belirsiz yere düşmeye başladığında gene bir çığlık kopmuştu.
Hayatımda ilk defa kendi kanımı yumak yumak elimde tutmuştum o gün. Sıcacıktı kan ve açık kırmızı rengi vardı, en önemlisiyle benim kanımdı ve bütün okula saçılmıştı.
Revirde okulun bütün rütbeli öğretmenleri başımın ucundaydı. Sitemler havada uçuşuyordu ama bilinçkaybı ya da beyin kanaması olabileceği için yoğun bir telaş vardı odada.
Kan adeta kapağı açılıp ters tutulan bir pet şişenin içindeki su gibi akıyor ve durmak bilmiyordu.
Ben olayın şaşkınlığını üzerimden atamamıştım. Çok da acı yoktu hani ama o elime yüzüme damlayan sıcacık kanlar korkutuyordu beni.
O yoğun çarpışa rağmen bütün yaşananlar en ince detaylarına kadar hala aklımda. Gençliğimin en acı tecrübesini yaşatmıştı bana o gün. Aslında bütün kabahat jackass programına özenip de başımı götümü dağıtan bendeydi.
Mikrop kapmamak için olduğum tetanoz aşısı, ah o kalçamdan yaptıkları (güya enfksiyon kapmaması içinmiş ama ben inanmıyorum bütün bunlara, tıp çok hanımevladı bana kalsa vücut bütün yaraları ve hastalıkları kendi kendine iyileştirir) o antibiyotik iğnesi ve günaşırı yapılan pansumanlar...
İlk öpücükler, ilk seks deneyimleri gibi o yere düşüşü zihnimde tekrar tekrar yaşadım.
Siz siz olun nerede nasıl eğlenilmesi gerektiğini ve nerede durulmasını bilin yoksa benim gibi yaşanılmaması istenen çok tecrübe yaşarsınız ve inanın bana başkalarının aptallıklarını yaşayarak öğrenmek kadar saçma bir şey daha yok...

17 Kasım 2008 Pazartesi

Bir Replik Bir Fotograf v2

*-biliyor musun kız, sen yanımda olunca yakama gül takınmış gibi oluyorum.

13 Kasım 2008 Perşembe

Zengin Kız Fakir Çocuk


En ücra sokakların en fakir berberlerinde hiç saçınızı kestirdiniz mi ?
Oradaki sohbetlere, ekmek kavgasına ve insanlara kulak verin.
Bir günlüğüne de olsa yaşamlarının bir parçası olun ki bazı insanların ne şartlarda nefesler alıp verebildiğini görün.
Hepsini bir gece vakti öldürseler tınlamayacak kadar sevmezdim eskiden şu fakirleri ve sokak çocuklarını.
Bir sabah o en ucra sokaklarda yaşayan en fakir ailelerin yaşamlarına tanık oldum ve o sabah anladım onların bize gösterdikleri sağlıksız ve kin dolu suratlarının ardında sakladıkları masumiyete.
O sabah sararmış sağlıksız suratlar gene vardı fakat bu sefer beraberinde kin dolu bakışlar yoktu çünkü sadece gerçekler vardı içlerinde bir yerlerde.
Bir fakir bir zengin piçini neden sevsin?
Platonik bir aşk değilki bu. Bu bir yaşam kavgası, ekmek kavgası ve bu kavgada zıt yaşamlar birbirine kin besler.
Her gece alkol alıp babasından dayak yiyen bir çocuk gözyaşlarını saklar arkadaşlarından ve ertesi sabah kendi akranlarına meydan okur gözyaşlarını ve dayaklarını kiniyle geçiştirebileceğini düşündüğü için.
Fazla empati kurmak beraberinde hümanist bir yaşamı getirir fakat bu yaşam var olan hayatları yaşayanların bize gösterdikleri kadarıyla değil de araştırabildiğimiz kadar görmemizi sağlar ve işte bu yüzden işin aslını, nedenler ve sonuçlar ilişkisini incelemek lazım.
Bir fakir bir zengin piçini neden sevsin?
Biz başımızı yastığımıza midemiz dolu koyarken onlar açlıktan uyuyamıyorken ve bütün bunlar yaşanırken biz onları düşünmüyorken bir fakir bir zengini nasıl sevebilir?
Hayatımızı muhtaçlara göre şekillendiremeyiz fakat bazı lükslerimizden vazgeçip bazı sorumluluklarımızı yerine getirebiliriz.
Işıkları belli belirsiz yanan her evde farklı hikayeler var ve biz bu hikayeleri kitaplardan okuduğumuz, televizyonlarda izlediğimiz kadarıyla biliyoruz.
Biz resmen bize zarar verecekler diye bu hikayelerin kahramanlarından korkar hale geldik.
Evsizlerden, fakirlerden kaçıp güvenli apartmanlarımıza gidiyoruz ve o apartmanın dışındaki hayatları görmezden geliyoruz.
Oysa biraz sevgi, daha az önyargı ve daha çok sevgi ile bir zengini bir fakire sevdirebiliriz.
Ne de olsa Sait Faik'in şiirindeki gibi bir insanı sevmekle başlar her şey ve dünya'yı güzellik kurtarır.
Biz de kurtaralım o zaman dünya'yı, sevelim insanları ve küçük görmeyelim nice fakirleri sarı ve soğuk suratlarından ötürü...

12 Kasım 2008 Çarşamba

Beni Daha Ne Kadar Bekleyeceksin Sevgilim


Beni daha ne kadar bekleyeceksin sevgilim dediğiniz kişiler girdi mi hayatınıza?
Sevdiğimiz kişi boş bir limanda hiç gelmeyecek bir yolcu gibi gelir gözümüze ve ona bu soruyu sorarız;

Beni daha ne kadar bekleyeceksin sevgilim? Elimden tutman, dudaklarımı öpmen ya da kulağıma şarkılar fısıldaman için birbirimizi daha ne kadar beklememiz lazım?
Yoruluruz artık beklemekten, aslında en güzel bekleyiştir bu ama konu aşk olunca sabrımız ve hormonlarımız da bir yere kadar bekleyebilir.
Ah onsuz ve onun hayalleriyle geçen yalnız gecelerimiz...
O geceleri hepimiz iyi biliriz çünkü hepimiz bir garip hayatlarımızın bir garip dönemlerinde birisini hep beklemişizdir.

Geceleri dualarımızdan sonra rüyalarımıza beklediğimiz birisi yok mudur?
Vardır elbet, olmaz mı hiç rüyalarda randevular, düşlerde sevişmeler...
İnsanoğlu hayatını düşlerindeki gibi yaşadığında mutluluğu yakalayabilirmiş ya, o zaman neden sadece rüyalarımıza saklarız hayallerimizi?
Neden yanına sokulup da dudaklarından öpemeyiz de bekleriz sevdiğimizi?
Ya o bilmezse bir yerlerde onu deli gibi bekleyen ve seven bir aşığının olduğunu?
Gurur ne kadar gereksiz, cesaret de ne denli önemli bir şeydir.
Gurur sevenleri küstüren, cesaret aşıkları kavuşturan sevgi de her şeyi başlatan kavramlar.
Peki biz randevularımızı rüyalarımıza, sevişmelerimizi düşlerimize ve sevgimizi bekleyişlerimize saklarsak neden yaşarızki?

Bizler daha cenin halinde değilken yaşamış ve ölmüş, hala bedenleriyle değil de düşünce akımlarıyla yaşayan insanlara haksızlık etmiş olmaz mıyız en güzel aşkları yok yere beklerken ve bu bekleyiş esnasında ilişkimiz için çaba göstermezken?
Sevgi ve mutluluk paylaşıldıkça anlam kazanan değerlerdendir, önceki aşklarınız hüsranla sonuçlanmış olsa da bu bahçede daha koklanacak çok çiçek var ve bu çiçekler yıllar sonra siz onlara değer vermez, sevginizle büyütmezseniz sizi beklemekten çürüyüp gidecekler.
E yazık değil mi kırmızı güllere, mor menekşelere?
Aşkın payına düşen şey hep beklemedek değildir.
Bizler birer Nazım Hikmet değilizki hapishanede yıllarca Piraye'mize kavuşmayı bekleyelim.
Hepimiz özgür aşıklarız ama gururumuza ve cesaretimize müebbet mahkumuz.
Kaygılarımız ve zaaflarımız bizi aşka götüren yolda yaralıyor.
Kanlarımız bu yolda çizgi halinde arkamızdan da aksa aşklar bekleyemez ve bahçedeki bu çiçekler bir gün kuruyacak ve o vakit yüzlerimiz kırışacak, saçlarımıza ilk aklarımız düşecek ve evet işte o gün ilk defa gerçek pişmanlık duygusu bürüyecek titrek bedenimizin her bir tarafını.
Bizler birer Nazım Hikmet değilizki hapishanede yıllarca Piraye'mize kavuşmayı bekleyelim.
Hepimiz özgür aşıklarız ama gururumuza ve cesaretimize müebbet mahkumuz.

Ve hepimiz kendimizin savcısı ve kendimizin hakimleriyiz...

10 Kasım 2008 Pazartesi

Sevgiliye Mektup

Biten Bir İlişkinin Ardından ( Sevgiliye Mektup ) *

Biliyor musun sevgilim aslında bütün bunlar gözyaşları ve hüzün eşliğinde sana yazdığım sitem mektubumun cümleleri değil aslında hepsi senin göremediğin ve benim damağımda kalan duyguların minik parçaları ve sen gene göremeyeceksin seni neden ve nasıl bu denli sevebildiğimi çünkü inan bunu ben de henüz anlayamadım...
Gözlerine neden bakamıyordu gözlerim biliyor musun?
Utana sıkıla cümleler kurmamın sebebi karşımda duran gök mavisi gözlerindi ve sen aynada sadece kusurlarına baktığın ve sadece onları görebildiğin için o gök mavisi gözlerini fark edemiyordun.
Öyle şaşırıyorumki sen yanımda yokken hala güneşin doğup batabilmesine ve hala nefesler alıp verebilmeme.
Meğer senden önce yaşadığım hayat sadece terimlerde bir hayatmış ve sen bana terimleri aşan bir yaşam yaşatmışsınki doğan güneşe doğabildiği için şaşırır hale gelebilmişim.
Ve aynı sen bilinçaltımın ve duygularımın ırzına geçmiş olmalısınki her şey bu kadar anlamsızlaşabilmiş.
Her şeyin anlamsızlaşmasının yanında doğan güneşlere, açan çiçeklere şaşırmalar da başlamış zihnimde.
Tanrım nasıl bir çelişkidir bu!
Hayal et, en güzel şarkıların en güzel nakaratlarında yağmur altında dans ettiğimizi.
Düşün, senden ve benden başka kimsenin olmadığı bir Dünya'da umarsızca var olduğumuzu.
Hisset, bedenlerimizin birbirine çarparak yarını düşünmeden seviştiğini.
Dularımız, yakarışlarımız, ah o hormonlarımıza ve nefsimize yenik düşüp de yaptıklarımız, ya şarkılarımız ?
Unut hepsini ve kendini sonsuza kadar uzak tut varlığımdan.
Ben var oldukça kendini uzaklaştır benden ve bunu seni bana özletmeden yap ki ben de var olabileyim sanki sen hiç yokmuşcasına...


Aytuğ Akdoğan
Hayat /aşk üzerine denemeler.


30 Ekim 2008 Perşembe

Tanrı İçimizde


Bazı rivayetlere göre insanoğlunun ilk ortaya çıkışından bugüne 60 milyar kadar insan yaşamış ve ölmüş.
Kıyamet günü Persliler'den, Osmanlı'dan ve uzay çağından insanların olacağı bir ortamı aklınız alıyor mu?
İncil, Kuran ve Tevrat gibi birçok kitap ve Dünya üzerinde onlarca din varken, en doğrusunu bulup yaşantımızı ona göre şekillendirebilmemiz istenmiş bizden.
Herkesin tanrısı başka.
Ben yapılan kötülükler sonucunda tanrının insanları cezalandırmak amacıyla kaynar kazanlara atacağına inanmıyorum.
Kafamdaki tanrı profili böylesine acımasız değil.
Üzerinde yüzlerce kitabın yazıldığı, filozofların kafa patlattığı tanrı kavramı konusunda hala net bir sonuç yok.
Ben bu konuda hep, yüzyıllar önce hem düzeni sağlamak, kötülükler yapıldığı takdirde insanların gözlerini korkutmak hem de bu düzeni sağlarken insanları manevi yönden de rahatlatmak için dört beş kafadar adamın yuvarlak bir masada bütün gece düşündükten sonra tanrı diye bir kavramı ortaya attığını düşünürdüm.
Çok imreniyorum canı gönülden tanrıya sığınarak her gün beş vakit namazını kılıp iman eden insanlara.
Tanrı yoksa onlar bir şey kaybetmeyecekler, sadece imanlarıyla kalacaklar fakat varsa ben ve benim gibi insanlar başta düşünce suçundan cezalandırılacak.
Bazen öylesine merak ediyorumki ölümün ve tanrının nasıl bir şey olduğunu, hemen kendimi öldürmek ve neler olacağını görmek istiyorum.
Sonra yaşamam gereken güzellikler aklıma geliyor ve vazgeçiyorum.
Şarkılardaki gibi '' şeytanı neden yakmadın cehennemin varsa senin ? '' diyesi geliyor insanın.
Bizler aslında iki karşı varlığın zıtlaşması ve kavgası sonucu kime daha çok gelecekler diyerek başlattıkları bir oyunun parçası mıyız?
Tanrı bizim yerimizde olsaydı yaratılan onca güzel memelere rağmen iradesine hakim olabilir miydi?
İnsan nasıl kendisi tatmin edip mutlu olabiliyorsa ona göre yaşamalı, inançlarını da ona göre seçmelidir.
Peki biz tanrının çok önceden belirleyip de yazdığı bir hayatı, bir kaderi mi yaşıyoruz yoksa yaşayacaklarımızı biz belirliyoruz da işin sonunda mı kadere dönüşüyor?
Yarın yapacağımız her şey tanrının dünden ayarladığı bir döngü mü yoksa hayatımızdaki rastlantılar onun için de mi süpriz?
Kafamızda bu kadar soru işareti çözümlenemeden dururken, yaramazlıklarımızdan dolayı yanmayı gerçekten hak ediyor muyuz?
Yoksa biz de günahlarımızdan kurtulmak için soru işaretlerinden mi medet umuyoruz?
Her şey sınama ve irade üzerine kurulduysa kendimizi yaşarken nasıl mutlu kılabiliriz?
Kaçamaklarımız ve ufak yaramazlıklarımız olmadan hayattan nasıl zevk alabiliriz?
Varlığından kesin olarak emin olmadığımız bir değere nasıl sahip çıkabilir ve tüm yaşantımızı ona göre değiştirebiliriz?
Aslında hepimiz birer tanrı, birer ilahız.
Birbirimizin tanrılarıyız.
Başka hayatlara girip çıkıyor, insanları güldürüyor ya da ağlatıyoruz.
Kimilerinin her an akıllarında olan kimilerinin de hiç umursamadığı tanrılarız.
Dua edip sığındığımız bir güç var çünkü başkaları da geceleri bizim için dua ediyor.
Başkalarının varolma sebepleri, gözyaşlarının nedenleri ve mutluluklarının bir parçasıyız.
Tanrı insanları yarattıysa tanrıyı kim yarattı?
Tanrıyı da biz yarattık.

18 Ekim 2008 Cumartesi

Doğmamış Çocuğa Mektup


Ey çocuk!

Sana doğmadan önce, yaşayacağın ve bizim yaşadığımız bazı gerçekleri açıklamam gerek.
Işıklar söndüğünde para kazanmak için fahişelerin,
Boş sokaklarında çıplak ayaklarıyla kimsesizlerin,
On binlerce evlerin içinde, bir garip hayatların yaşandığı,
Sabahları vapurların, geceleri taksilerin çalıştığı,
Gün içinde defalarca camilerden ezan seslerinin yükseldiği,
Karanlık çöktüğü vakit ışıl ışıl olan köprülerin var olduğu,
İçinde her tür yaşamı barındıran yaşlı şehir İstanbul’da doğacaksın.
Dostların olacak çok güvendiğin, bütün sırlarını bir çırpıda anlatıp, çok güleceğin.
Sevgililerin olacak bazıları iri memeli, bazıları çok zeki.
Kollarında ölmek isteyeceksin onların ve şarkılara, melodilere kulak vereceksin.
Sadece kalabalığın bir parçası olan insanlar olacak.
Otobüs duraklarında ve caddelerde onlara sık sık rastlayacaksın.
İleride evlenip hayat kuracağın kişi de şimdi o kalabalıkların bir parçası.
Doğru zaman geldiğinde onu bulacaksın.
Dost kazığı yiyecek, zaman zaman yalnız kalacak ve ağlayacaksın.
Işıklar söndüğü vakit fahişelerin umarsız kollarında olacaksın.
Sevgililerin seni terk ettiğinde melodiler anlamsızlaşacak.
İş sahibi olabilmek için matematik’te x ve y ‘ nin peşine düşmen gerekecek.
Rakiplerin ve düşmanların olacak.
Yaşadığın Dünya’da para, petrol hatta su için savaşlar yapılacak.
Masum çocukların acımasızca öldürüleceği bir Dünya.

Ey çocuk!

Sen müthiş bir orgazm sonucu, milyonlarca sperm içinden birinci gelerek cenin haline geldin ama Dünya ve İstanbul senin kadar kusursuz değil.
Ve insanlar, senin bildiğin kadar onlar değiller.
Okyanuslarda yüzmeli, kumsallarda koşmalı,
Dünya’yı karış karış dolaşmalı ve sokaklarda çıplak ayaklarınla şarkılar söyleyerek gezmelisin.
Savaşları, Tanrıları ve xy’nin değerlerini çok ciddiye alırsan, sadece var olmuş olursun.
Ben sana sadece yaşa diyorum.
Şartlar ve insanlar seni zaman zaman çok zor durumlara sokacaktır.
Böyle zamanlarda sadece bebekken sahip olduğun masumiyetini düşün ve her şeye yeniden başla.
Ama şunu da unutma ki, her şey, hiçbir zaman yeniden başlamaz...

7 Ekim 2008 Salı

Şehir Sevmez Geceleri!

Şehir geceleri ve karanlığı sevmez.
Bu yüzdendir uykularımızı gecelere saklamamız.
Güneşin de dinlenmesi bittikten sonra, başlar yeniden karanlığı aydınlatmaya.
Işığın kokusunu alan herkes bir bir uyanır.
Yattıkları yer onları farklı bireyler haline getirmez.
Terk edilmiş kuytu bir sokağın bankında da yatılsa, üstünde kuş tüyü yastıkların bulunduğu kocaman bir yatakta da yatılsa, karanlık ve sessizlik çöktüğü vakit başlar rüyalar.
Şehir geceleri ve karanlığı sevmez.
O vakit son sigaralar içilip, günün ilk sevişmeleri başlar.
Sevişmelere heyecanı ne sevgi ne de şartlar katar.
Karanlık ve sessizliktir sevişmeleri böylesine güzel ve gizemli kılan.
Bundandır insanların geceleri ya çok sevmesi ya da böylesine nefret etmesi.
Onlar, yalnız başlarına yataklarında hayalleriyle yatarken, bilirler başkalarının her gece hayallerindeki partnerle deliler gibi seviştiğini.
Onlardır gecelerin efendileri.
Başkaları karanlıkta rüyalarını görürken, onlar hayallerini yaşarlarlar.
Bundandır dualarımızı ve sitemlerimizi gecelere bırakmamız.
Şehir sevmez böyle yakarışları.
Kapatır perdelerini, uykusuna bakar.
Yıldızlar neden geceleri ortaya çıkar sanıyordunuz?
Gece, karanlık ve sessizlikle fısıldayarak yapacakları koyu bir sohbet için tabii.
Işıkları, güneşi ve sevişmeleri bir kenara bırakırsak, duyabiliriz gecelerin melodilerini.
Şehir bu yüzden sevmez geceleri.
Kıskanır yıldızların, karanlıkla yaptıkları sohbeti...