2 Eylül 2015 Çarşamba

Daha iyi bir yere, başka bir ülkeye...

"Kalk!" dedi annem, "Gidiyoruz."
"Nereye?" diye soramadım, daha konuşmayı bilmediğimden.
"Daha iyi bir yere, başka bir ülkeye gidiyoruz." diye devam etti. Gözleri öyle bir parlıyordu ki, kıramadım onu.
Zaten alışmıştım artık sürgün yaşamına. Savaş çıktığından beri tüm kaldırım taşları evimiz olmuştu.
Boyum kadar bir çantaya sığdırdık tüm eşyalarımızı ve yola koyulduk.
Bir koya geldik. Bizim gibi onlarca mülteci daha vardı. Herkes farklı dillerde konuşuyor, ancak aynı düşü kuruyordu: Daha iyi bir yere, savaşın ve açlığın olmadığı bir ülkeye gitmek.
Aklım ermediği için soramadım neden karadan gitmediğimizi. Meğer sınırlar, mayınlar, askerler ve duvarlar varmış orada.
Beni önce beyaz bir şezlongun üstüne oturttular. İnsanlar gruplar halinde ufacık botlara bindirilip, "Go go go!" diye denize ittiriliyor ve zifiri karanlıkta kayboluyordu.
Sonra sıra bize geldi.
"Baba" dedim, "Benim normalde uyumam gerekirdi bu saatte."
Duymadı babam.
"Anne" dedim, "Ben yüzme bilmem ki."
Duymadı annem.
Beni de bota bindirdiler ve herkes kürek çekmeye başladı. Korktum. Ağlamak istedim. Güzel şeyler düşünmeye çalıştım. Oyuncakları, salıncakları ve özgür bir yaşamı hayal ettim.
Ancak birkaç saat sonra bir akıntı başladı.
Doğduğum yerden çok uzakta, kapkara bir denizin ortasında sallanıyordum.
"Hayat" dedim, "Demek aslında böyle bir şeymiş."
Bir gecede büyüdüm, büyümek zorunda kaldım.
Anne babamı kurtarmaya çalıştım, ama çoktan düşmüş ve kaybolmuşlardı.
Sonra ben de kapıldım o akıntıya.
Sabaha karşı bir kıyıya vurdum.
Geldik sandım, ancak ölmüştüm artık.
Bir asker abi geldi beni incelemeye. Bir kağıda boyumu kilomu yazıp, taktığı eldivenlerle kaldırdı beni.
Yüzüne bakmadım, ama eminim o da çok üzülmüştür.
Bir daha o dünyaya dair hiçbir şeye bakacak hevesim kalmamıştı.
Zaten sahile de yüzüm kumlara yapışık vurmuştum.
"Allahım" dedim, "Benim normalde kumdan kale yapmam gerekirdi burada."
Kocaman dünyalarında bana 50 santimlik boyumla yaşayabileceğim hiçbir yer vermediler.
Ben de öldüm.
Şimdi annemi bulup, "Anne!" diyeceğim, "Belki burası daha güzel bir yerdir."

1 Mayıs 2015 Cuma

DUVAR’IN PSİKANALİTİK (RUHSAL) ÇÖZÜMLEMESİ

DUVAR’IN PSİKANALİTİK (RUHSAL) ÇÖZÜMLEMESİ

2009’dan beri yazdığım otobiyografik romanların en önemli sebebi, önce kendimden yola çıkarak insanları, ardından yaşamı anlamlandırmaya çalışmaktı. Ancak insan o kadar karmaşık bir yapı ki, ne yaparsak yapalım onu tamamıyla anlamamız mümkün değil. Ben de bu yüzden daha çok soru sorarak olası yanıtların peşinden gidiyorum. Ekim, 2014 basımlı son romanım Duvar’ı ilgi duyduğum üç farklı –ve benzer– alanda yoğunlaşarak ve bu defa içine biraz kurgu da katarak yazdım. Bu alanlar psikoloji, edebiyat ve sinema idi. Kitabın “edebi” kısmı, hayret bir şekilde genç yazarları önemseyen bazı eleştirmenler tarafından zaten incelendiği için geriye psikoloji ve sinema kaldı. Ve ben şimdilik sadece psikolojik kısmını ele almak istiyorum. Hem belki kitabı yazarken izlediğim bu süreç ve yararlanmayı denediğim kaynaklar, bu tarzda yazılabilecek yeni kitaplara ve yetişecek yeni genç yazarlara ufak da olsa bir fayda sağlar.

Başkarakterlerim Yabancı ile Karin tanışmadan önce, yabancı sarışın ve renkli gözlü bir kızla yemek yer. Ancak kız çok konuşur –ve boş konuşur– “Aradan yarım saat geçtikten sonra genç kız ilk defa bir soru sordu.” (Sayfa 30) Ertesi gün yabancı, bu sarışın kızın ondan burjuva şımarıklığıyla ot istemesi dolayısıyla Karin ile karşılaşır. Karin, kömür gözlü ve siyah küt saçlıdır. Fiziksel ve ruhsal olarak biraz önceki kızın tam tersidir ve en önemlisi, Karin, yabancının karanlık tarafıdır. Yani Âdem ve Havva’nın bile yemeden duramadığı meyvenin kadın halidir.

Ardından yabancı “yüzeysel güzel”in değil, karmaşık ve çekici olan; bağımlı ve “tekinsiz” Karin’in peşinden sürüklenir. Hatta sırf o istiyor diye direnişe katılır. Sarışın kızı derhal terk eder, çünkü o basit ve legal bir insandır. Yani bir bakıma yabancı gibidir. (Bence bize benzeyen insanları severiz, ancak bizden farklı insanlara âşık oluruz.) Yabancı “yasak meyveye” yöneldiğinde ise elbette bunun cezasını çekecektir. –Öyle ya, insan acı ve hüzne de tutkuyla bağlıdır– Ancak arzu nesnesi olan Karin’in karanlığından yepyeni bir yaşam çıkartmayı da ihmal etmeyecektir. “Sarışın kızın Barbie bebekleri yatağının başucundaydı. Beyazdı Barbie bebekler. Çizgi filmlerdeki beyaz karakterler gibi. Reklamlardaki yakışıklı ve zengin beyaz çocuklar gibi. Oysa zenciydi yabancının atan kalbi. Ve biliyordu, yeterince acı çekmemiş ya da acıya saygısı olmayan birinin, onu hiçbir zaman anlayamayacağını. –Ancak kibirli bir şefkatle yanağını öpüp, köpekmişçesine başını okşayacağını.” (Sayfa 48)

Yabancı psikoz bir vakadır. Her birey ayrı bir “ben”dir. Doğum travması ile anneden ayrılır ve kendi “benliğinin” peşine düşer. Ancak yabancı yoktur. O kadar yoktur ki, adı bile yoktur. Oysa insanoğlu öncelikle isimlerle tanımlar ve tanımlanır. Bir sözcükle karşılığı olmayan “şeyler” yokluğa yakın bir belirsizlik/anlamsızlık taşır. Yabancının ismini –daha doğrusu Karin’in sorduğu anda doğaçlama bir şekilde kendine koyduğu “Araf” ismini– Karin ile tanışmasıyla öğreniriz. Ona ismini (yani yaşamını) veren şey Karin’dir. Ancak yabancının annesiyle olan karmaşık ilişkisi; ona olan bağımlılığı tüm bir hayatının önüne geçmektedir. Hatta bu açıdan Karin’in kullandığı eroinden farksızdır. “Kes artık şu aile zırvalarını! Onların ölümleri bir şans senin için! Köklerinden kurtulmadan; o evden ve yatak odalarından taşınmadan özgür olamazsın. Kafeste olduğun doğru, ama seni oraya tıkan insanlar değil.” (Karin, Sayfa 42)

Doğum travması, her bebeğin yaşadığı korkunç bir trajedidir. Anne kendini doğuma hazırlar; bir gün bebekten ayrılacağının bilincindedir. Ancak bebek bilmez. Sıcak ve her ihtiyacımızın karşılandığı anne karnından dışkı gibi, tükürük gibi fırlatılırız dış dünyaya. Dolayısıyla temel ve ilk arzumuz budur: Ana rahmine geri dönmek. Bu istek Yabancı ve Karin arasındaki cinsel birleşmelere şu şekilde yansır: “Yabancı sadece penisiyle değil, tüm varlığıyla içine girmek istercesine kedice süründü Karin’e / Biraz sonra, içi toz pembe bir ay’ın araladı duvarlarını / Hemen yuva belledi içine girdiği o sıcaklığı. (Sayfa 86)

Ancak bu aslında cinsel değil, yabancının bilinçaltındaki çocuksu ve gerçekleşmeyeceğini bildiği basit bir arzudan fazlası değildir. Yabancının ağbisine (ve hepimizin kardeşlerimize) duyduğu kıskançlığın temelinde de bu dürtü yatar. Yabancı, her bebek gibi anne karnında o kadar rahattır ve onunla o kadar bütünleşmiştir ki, doğduktan sonra annesini başka kimseyle paylaşmak istemez. Başarılı ve yetişkin ağbi ise bu yüzden bir tehdit unsuru haline gelir. Aynı baba gibi! Ancak yabancı babasından çok ağbisini kıskanır, çünkü babası onun için zaten bir “erkek” bile değildir.

Örneğin Freud’a göre, iyi araba kullanmak bir erkek için iktidar göstergesidir. Ancak yabancının babası kötü bir şofördür; hiçbir adresi bulamaz, hatta yabancının doğumuna bile vaktinde yetişememiştir. Yani iyi bir insan olabilir, ancak “ideal” bir koca ya da baba değildir. Dahası, babanın ölümü o arabada olmuştur. Üstelik anneyi de yanında götürerek! Çünkü anne ve baba o arabada yıllarca kavga edip durdukları için, arka koltuktaki yabancıya göre o araba zaten bir mezardır. Dolayısıyla yabancı, babasına öfke duyar, ancak ağbisini kıskanır. Bu yüzden anne ve babası öldükten sonra bir daha ağbisiyle görüşmez. Ta ki ona muhtaç kalana dek. “Güldü ağbi. “Bana neden düşmansın kardeşim? Söylesene, bana neden düşman olduğunu biliyor musun gerçekten?” (Ağbi, Sayfa 116)

Yabancının bir başka problemi de, anne ve babası öldüğü için onlara duyduğu öfke, sevgi ve özlemi dile getirememesidir. Ancak bastırılmış tüm duygular bir gün mutlaka ortaya çıkar! Kitabın hemen başında, yabancı daha küçük bir çocukken ailesiyle arabada gitmektedir. Anne ve baba yabancı üzerinden bir kavgaya tutuşur. Baba arabayı sağa çeker, tartışma büyür. Ardından insanlar gelmeye başlar. Baba hışımla dışarı çıkar ve dayak yer. Neredeyse linç edilecekken anne devreye girer ve oradan uzaklaşırlar. Tüm bunlar olurken yabancı şok geçirir.

Yıllar sonra bir gün, yabancı sokakta bir polisin linç edilmek üzere olduğunu görür. Hemen oraya gider ve polisi kurtarır. Ancak onu kendisi döver. Hem de öldüresiye döver ve bu defa kalabalık grup polisi onun elinden kurtarır. “Düşünüyordu… Polis için “Linç etmeyin onu!” diye bağırırken babasını mı kastetmişti? Polis aslında babası mıydı? Öyleyse yabancı kimdi? Önce hayranlık duyup, sonra tiksinmeye başladığı babası mı? –Yoksa onu böyle mi öldürmek istemişti?” (Sayfa 110)

Peki yabancı neden herhangi birini değil de bir polisi dövmüştür? Çünkü bu olayda geçen polisi önce bir TOMA’nın içinde görürüz. Elinde bir kumandayla, bilgisayar oyunu oynuyormuş gibi rastgele insanları basınçlı suyla vuran polis tüm fallus simgelerinden yararlanmaktadır. Fallusu bir iktidar, güç simgesi olarak düşünecek olursak, tank gibi kocaman bir aracın içindeki polis burada dokunulmazlığı temsil eder. (Bombaların ya da Revolver tarzında birçok silahın penise benzerliği üzerinden de düşünebiliriz bunu. Bu tarz fallik objeleri “baskı ve güç kurma” olarak okuyan birçok görüş vardır.) Zaten genel olarak polislere bakacak olursak, ellerindeki coplar, kaskları ya da şövalyeler gibi giydikleri zırhlar, onların fallus auralarını oluşturmaktadır. Ancak psikolojiden biliyoruz ki, fallus bir eksiğin göstergesidir. Asla sahip olunamayan bir iktidarın göstergesi. (Yabancının da fallusu sıcak havalarda bile “başkalarına karşı” giydiği paltosudur mesela.)

Bu hikâyede geçen polis karakteri de kendi özgüvensizliğinden dolayı elindeki gücü tehlikeli ve yanlış bir şekilde kullanmaktadır. Sonunda TOMA bir sokakta sıkışır ve polis kaçmak için şoför koltuğundan çıkar, ancak artık “çırılçıplak” kalmış ve savunmasız bir hale gelmiştir. Dolayısıyla yabancı o anda bu polise kafa tutarken aslında kendi “baba” metaforuna olan öfkesini dile getirmektedir. Sonuç olarak polis ve yabancı “dışarıda bırakılmanın şiddeti”nde buluşur. Bu yüzden yabancının polise vurduğu yumruğunda kendi kanı da vardır. Tam bu noktada polisin baygın suratına bakarken kendisiyle yüzleşir ve ağlayarak şu cümleler çıkıverir ağzından: “Ne oldu sana? Nasıl bu kadar kötü olabildin? Kim üzdü seni de kurudu böyle kalbin?” (Yabancı, Sayfa 110) Bu yabancının polise, babasına, topluma, ancak en çok kendisine sorduğu bir sorudur aslında.

Ancak yapılan bazı deneyler bize şu sonucu vermiştir: Bazı insanlar zorbalık yapar, çünkü bunu yapabilir. “Belki de kötüdür.” dedi. “Kötülük yapıyor, çünkü bunu yapabiliyor. Belki de sadece kötüdür işte…” (Yabancı, Sayfa 110) Dolayısıyla bütün bunlar ne polisin ne de yabancının şiddetini meşru kılmaz. İkisi de şiddetin çıkmaz döngüsünde kaybolur. Yabancı yeni bir “duvar” örmüştür artık. Şiddet çözüm getirmeyeceği gibi, yeni sorunlara neden olacaktır. Yabancının bitmek bilmeyen vicdan azabı iyice artacaktır.

Yabancı da Karin de eşit bir toplum ve adil bir hukuk sistemi istemektedir. Ancak ikisi de bunu sadece istemektedir. Ta ki bir araya gelene ve birlikte direnişe gitme kararı alana dek… Karin mülkiyet hırsından arınarak benliğini bulmaya çalışır, çünkü bilir ki mülkiyet tutkusu iktidar arayışıyla paraleldir. Aidiyet ya da mülkiyete olan ilgi arttıkça “benlik”ten uzaklaşılır. Mesela Mısır’daki piramitler, Firavun mumyaları ya da mücevherleri ile gömülen ölüler, ölümsüzlük arzusunun yansımalarıdır. Ancak tüm yaşayanlar bunun beyhude bir çaba olduğunu bilir. Mülkiyet, devlet, Mortgage, IKEA… Bütün bunlar Karin için gülünç bir hiyerarşiden başka bir şey değildir.

 Bu açıdan Karin’in daha sıkı bir sosyalist anarşist olduğunu söyleyebiliriz. Mesela yabancı, direnişte kimliğini kaybeder ve Karin ona şöyle söyler: “Kimlik kaybetmek için en uygun yer burası! Ben geçen sene kestim attım benimkini. İhtiyacımız yok ki öyle numaralara, kayda kuyda falan…” (Karin, Sayfa 76) Ancak Karin de tam anlamıyla özgür biri değildir. Varoluşçuların paradoksunu yaşar: Özgürlüğü düşünüp durur; bazen uzanır da ona, ancak bir türlü özgür olamaz.

Çünkü Karin’in babası bir gün hiçbir şey söylemeden asmıştır kendini. “Biliyor musun, babasının terk ettiği bir kızı başka hiçbir şey yaralayamaz…” (Karin, Sayfa 92) Bu boşluk ve soru işaretiyle kalan Karin, babasından ona kalan tek şeye, yarasına sarılır. “Kaşımdaki şu boşluğu görüyor musun? Bu bana babamdan kalan tek şey oldu. Bana bir defa vurdu, düştüm ve izi hiç geçmedi.” Ve gülümseyerek okşadı yarasını. “Bütün bunlar hatıra artık.” (Karin, Sayfa 92)

Bu konuda Perihan Mağden’in yazdığı, Baba Zula'nın ses verdiği "Babasız Kızlar Balosu" şiirinden alıntı yapmak istiyorum. Unutmamalı ki şiir psikanalizden de önce vardı. “Babalarının terk ettiği kızlar, kötülüklerinde cömert, aşklarında hazin ve güvenilmezdirler / Kaçmayı en iyi biz biliriz / Ey sevgili sıkıysa bak gözlerime / Taşa çeviririm seni, mum gibi eritirim / Çocukluk acıları pazılarımdır benim / Ah ben ne güçlü ne unutkanım bilemezsin / Babanız sizi sevdi de ne oldu? / Korkak, kör ve bok gibisiniz.”

Bu noktadan sonra daha fazla bir şey söyleyemeyeceğim, çünkü kitabı okumayanlar için spoiler vermek istemiyorum. Ancak şu ana dek okuduğunuz kadarıyla, kitabın devamında olacak olan olayları ve hikâyeye dâhil olacak kişileri de bu gözle yorumlayacağınız için, endişe duymaksızın yazıyı burada bitiriyorum.

12 Nisan 2015 Pazar

Sinema ve Kadın

Kadının sinemada da özgür olmadığını düşünüyorum. Kadın rolleri hep sinsi, seksist ya da ihtiyaç sahibi (erkek bir 'kahraman' tarafından kurtarılmayı bekleyen) isyan etmektense itaat eden şekillerde yazılıyor. Yapılan istatistiklere göre kadın karakterler öznellikten uzak. Repliği olan karakterlerin sadece %30.8'i kadın. Kadın oyuncuların %26.2'si iç çamaşırlarıyla görünürken, erkeklerde bu oran %9.4 Yani kadınları soyuyor ve konuşturmuyoruz.
Türkiye'de ve özellikle Hollywood'da seri bir şekilde üretilen çoğu aksiyon, komedi, korku ya da yarış filmlerinin afişlerinden içeriğine dek şöyle bir bakacak olursak bunu daha iyi kavrayabiliriz. Mesela aksiyon filmi mi çekeceksin? Angelina Jolie ya da o tarz bir oyuncunun eline silah ver, üstüne de yırtmaç ya da jartiyer giydir ve onu pornografi düzleminde göster ve GİŞELERİ YIK!
Lütfen şu sorumu hatırlayın: “Eğer kadınlar bedenleriyle barışık olsaydı ve vücutlarını (olduğu gibi) sevseydi, kaç tane endüstri iflas ederdi?” Bu yüzden bu tarz filmlerin kadını estetik bulduğunu/sunduğunu değil, onu sömürdüğünü ve baskı altına aldığını düşünüyorum. (Artık her kanalda kıyafetleri üzerinden birbirlerini aşağılayan kızları bir düşünün. Ve o 'tarz' kızların bu vasat dizi ve filmlerde izledikleri kadın karakterlere özendiklerini unutmayın.)
Kadınlar erkek egemen düzenin dışına çıkmaya çalıştığında bile erkek egemen dilden payını alıyor. Bunu güya siyahiler ve siyahi hakları için çekilen Hollywood filmlerinde, yakışıklı beyaz adamların ya da güzel ve zengin beyaz kadınların yardıma muhtaç siyahi karakterleri kurtarması klişesi üzerinden de düşünebiliriz.
Bağımsız kadını tehdit olarak algılayan ataerkil bir sistem var. Klişe örneklerle devam edelim: Bir sinema filminde seks işçisi bir kadın varsa mesela kendinden muhakkak utanmalıdır. Ve bu filmin sonunda ona mutlaka bir erkek sahip çıkmalı; tövbe ettirip onu evinin kadını haline getirmeli ve böylece namusunu temizlemelidir. Çünkü kadın sadece evinin kadını, çocuklarının ‘kutsal’ anneleri olabilirse mutlu olabilir. Yavrum erkekler! Nasıl harikayız ama! (Bu arada bu konu hakkında biraz daha düşünmek isteyenler, "Bütün dünya fahişeleri kurtarmaya çalışıyor, ama asıl fahişeler kurtaracak dünyayı!" diyen Tuna Erdem'in şu harikulade yazısını okuyabilir: sloganbozan.blogspot.com.tr/…/fahiseleri-kurtarmaktan-vazge…)
İstatistiklere biraz daha bakacak olursak, Oscar'da oy kullananların %77'sinin erkek olduğunu, 2013'deki Akademi Ödülleri'nde 140 erkek adayına karşın 35 kadın adayın olduğunu ya da Forbes 2013 listelerine göre en çok kazanan ilk 10 kadın oyuncunun toplam kazancının 181 milyon dolar iken erkeklerin 465 milyon dolar kazandığını da görebiliriz. (Bu arada en çok kazanan kadın oyuncuların en çok soyunanlar olduğunu da belirteyim.) Ki kamera arkası da bundan farklı değil: Dizi ve film setlerinde her 5 erkeğe karşın sadece 1 kadın çalışıyor.
Sonuç olarak Foucault'nun ‘İktidar’ ve ‘Cinsiyet’ kavramlarına getirdiği yorumlara geliyoruz. Cinselliğin sadece bir neslin devamı için olmadığını söyleyen Foucault, kadınların ve eşcinsellerin tarih boyunca ikincil konumda kalmasını ataerkil düzenin iktidarıyla açıklar. Evet, iktidar disipline eder. Sinema dediğimiz şey de bir 'erkek sineması' olduğu için, kadınların onlara kodlanan eylemlerinden ve evlerinden uzaklaşıp özgür olabilmelerini mümkün kılmaz. Çünkü bunu istemez.
Bağımsız sinemayı ve bağımsız yönetmenleri tenzih eder, gözlerinden öperim! Edebiyatta olduğu gibi sinemadaki yolumu da bağımsız bir şekilde çizeceğim. Mezuniyet filmimi çekmeye başladığım bugünlerde yazarak biraz nefes alayım dedim.


20 Mart 2015 Cuma

Şehri İstiyorum!

         Sikeyim çiçeği,
         Sikeyim böceği.
            Sıkıldım bu tarladan.
            Ölücem aşırı doz doğa sevgisinden,
          organik salatalıktan, domatesten!
           
         Cennet değil; hiçbir şeyin olmadığı bir kabir azabı bu!
             İsyan yok, kavga yok, sevinç ve gözyaşları yok.
            Hayatımın çölündeyim –oysa hakkını vermeli gençliğin!

            Şehri istiyorum!
            Dönmek, defolup gitmek istiyorum artık buradan.
             Özledim şehirdeki faydasız devriye polislerini,
            trafiğe takılan ambulansları, itfaiyeleri,
            7/24 mavi-kırmızı gürültüyle yanıp sönen tüm sirenleri,
            kornaları, bağırış çağırışları…
            İşte ben bu pisliğin bağımlısıyım!

Kadıköy sokaklarında küfrederek dolanan delilerin ya da salaş rock barlarında sarhoş olup kaldırımlara kusan âşıkların,
            Cadde’de salınırken tek taşımak zorunda oldukları şeyi alışveriş torbaları olan ergen kızların,
            Taksim’de her sokak başında eylem peşinde koşan adalet savaşçılarının,
Levent’teki gökdelenlerinden kendilerini atması ya da kravatlarıyla boğması gereken brokerların, seoların, puştların,
Annelerinin iş aramaya göndermesiyle soluğu Tophane’deki kahvelerde alan ve hava kararana dek batak atan delikanlıların,
Mahkemeye götürülürken cezaevi arabasının demir parmaklı küçücük camından Boğaz’ı görmeye çalışan mahkûmların,
Gaziosmanpaşa’daki gecekonduların arasında duvarları kale kendilerini Pepe düşleyerek maç yapan çocukların,

Beylikdüzü’ndeki estetik yoksunu apartman dairelerinde iç çekişleriyle televizyonlarını zaplayan Prozac bağımlısı yeni karı kocaların,
Adalar'da kafayı çekip son vapuru kaçıran ve çarenin denize atlamak olduğunu düşünen alkoliklerin,
Dergilerdeki tekdüze modeller gibi görünmek için Nişantaşı’ndaki spor salonlarında saatlerce koşmasına rağmen hiçbir yere gidemeyen çiroz şöhret avcılarının ve
Tarlabaşı’nda kırmızı ışıkta bekleyen otobüslerin paslı egzozlarından yayılan zehirli dumanı hırkasının içine doldurarak ısınmaya çalışan mültecilerin,
İşte ben bu kâbusun bir parçasıyım!

Şehri istiyorum, yakmak için.
            Havai fişeklerle gece kulüplerini havaya uçurmak,
Bir körün kaldırımda yürürken değneğiyle çarptığı arabanın tekerleklerini sökmek,
Halkın karşısına çekilen polis barikatlarını kemik gibi faşistlerin önüne fırlattıktan sonra
Hayvanat bahçelerini, tımarhane ve hapishaneleri boşaltıp evsizlerin yaşaması için işgal evlerine dönüştürmek,
Barların önündeki sarhoş sıra kuyruklarıyla yorgun ihtiyarların emekli maaş kuyruklarının yerlerini değiştirmek,
Havasız alışveriş merkezlerindeki insanları kaçırıp gettolarda kurulan hırsız pazarlarına götürmek,
Tüm faturaları,
borç senetlerini,
hisse senetlerini,
kira kontratlarını,
vergi dosyalarını
Tinercilerin ısınmak için toplandığı bir ateş başında YAKMAK,
  Sokakları ve insanları yeniden özgürleştirmek ve
  İktidar koltuklarına garipleri ya da kedileri oturtmak için!

Ferrari’sini satan bilgeyi de sikeyim! Bana gerçek uyumsuzları verin!
Kimsesizleri, mülksüzleri, nihilistleri, yersizleri, yurtsuzları, aylakları, sürgünleri, esrikleri, eşcinselleri, huzursuz bilinçleri, anti kahramanları, başarısızları, kaybedenleri ve hiç kazanmamış olanları...

  Şehri istiyorum!
Yakmak,
Yeniden
  Var Etmek
İçin!


Aytuğ Akdoğan
"Şehri İstiyorum!"
(Mart-2015/İstanbul)


17 Ocak 2015 Cumartesi

AFFEDİYORUM HEPİNİZİ! SİZ DE BAĞIŞLAYINIZ BENİ… LÜTFEN.

AFFEDİYORUM HEPİNİZİ! SİZ DE BAĞIŞLAYINIZ BENİ… LÜTFEN.

            Bu haftayı yazdığım eski kitaplarımı okuyarak geçirdim. 17 yaşımda şunu yazmışım mesela: “İnsanlar, senin bildiğin kadar onlar değiller.” 19’uma gelince şunu not düşmüşüm kâğıtlara: “Ailemin evcil hayvanıyım ben, bir utanç kaynağı olarak arkadaşlarından sakladıkları.” Sonra 21 olmuş ve sırf ölebilmek için savaşa gitmeyi düşünmüşüm… Duvar’ı yazarken de dilemiştim bunu. 124. sayfadaki şu paragrafı yazarken ellerimin titrediğini çok iyi hatırlıyorum…

“Cellatlar, teröristler, generaller! Toplayın ordularınızı, kuşanın kılıçlarınızı, getirin en büyük tüfeklerinizi VE ÖLDÜRÜN BENİ! Bir top mermisiyle dağıtın beynimi! Ya da bir kılıçla ikiye ayırın başımı. Kurşuna dizin beni! Kalbimi sökün ve yaban domuzlarına fırlatın! Tepinin, dans edin cesedimin üstünde! Bırakın artık çocukları, insanları öldürmeyi! Bir işe yarayın ve vurun beni! HEPİNİZİ İSTİYORUM! Hepinizi son defa karşımda görmek istiyorum. Ne ellerim bağlı olacak ne de haykıracağım. Sadece gözlerinizin içine bakıp beni vurmanızı bekleyeceğim. SİZE YALVARIYORUM! Üstüne bayrak dikebileceğiniz toprağım yok, ama size yalvarırım: Bir ormana götürün ve vurun beni! On binlerce yıl durmadan savaştınız birbirinizle. Beni de öldürün! BENİ DE ÖLDÜRÜN, ARTIK.”

             Nasıl anlatsam bilmiyorum… Sanki dünyadaki tüm sefaleti, fakirliği, savaşları, bombaları içimde taşıyorum… Allahım mahvoldum! Yazgım, düşlerim, vicdanım hepsi birbirine karıştı. Ancak artık yüzleşiyorum. Ve yıllar sonra şimdi, bütün o öfkemi kustuğum kitapları tekrar okuyunca, artık kimseye kırgın olmadığımı fark ettim. Her şeyi yeniden hatırladım ve sadece gülümsedim. Çok hayal kırıklığına uğradım, yalnız bırakıldım, anlaşılmadım –ya da anlatamadım– ve sürüklendim, kayboldum. Ancak affettim. AFFEDİYORUM!

            Lakin ben de bağışlanmadan özgür olamayacağım. Bu yüzden şimdi, henüz hala hayattayken, yaşamlarımızın ya da düşlerimizin bir şekilde kesiştiği, ancak benim altından kalkamadığım; yalan söylediğim, üzdüğüm, kaçtığım, yalnız bıraktığım ya da kırdığım herkesten özür dilerim. Yaptığım bütün kötülüklerin cezasını bu dünyada çektiğimi ve bedelini fazlasıyla ödediğimi düşünüyorum. –Zihnim cehennemin ta kendisi! Ancak akıllarına geldiğimde intikam ya da üzüntü uyandırdığım tüm dostlarım, düşmanlarım ve sevgililerim, beni bağışlarsanız iyileşebilirim.

          Vurulmasından 4 gün sonra onu öldürmek isteyen adamı cezaevinde ziyaret edip affeden Papa’yı hatırlıyor musunuz? İkisini de özgürleştiren bir barışmaydı bu. Artık barışmamız lazım. Çünkü bizi biz yapan şey tam da o ‘kötü’ insanlardı. Bizde açtıkları yaralarla güçlendik. O yaraları ve travmaları bir şekilde sanat eserlerine dönüştürüp yeniden özgür ve mutlu olmayı denedik. Yazarken yalnızdım, ancak okunduğumda değildim. Ve sizin de beni bağışlamanıza ihtiyacım var… Benim için özgür olabilmenin tek yolu bu. Belki siz affederseniz beni, ben de kendimi affedebilirim.