30 Ocak 2010 Cumartesi

İstanbul'u Yaşamak...

Bir insanı tanıdıkça seversiniz, ya da hiç tanımadığınız için.
Günden güne bir kıza âşık oldum.
Gözleri, saçları, elleri…
En son ne zaman gerçekten yaşadığınızı hissettiniz?
Ya da tam tersi, bir rüyanın içinde bulunduğunuzu?
Ben ikisini de onun yanındayken yaşıyordum.
Her buluşmamızda hayatı…
Sadece hayatı mı?
Sokakları, insanları, kedileri, vapurları, en önemlisi de on yedi yılımı beraber geçirdiğim İstanbul’u sevdirdi bana.
Ve yaşadığım bu olağanüstü şehre, bugüne kadar yazılmış en güzel yazıyı yazmayı kendime bir borç edindim.
Öyle ya elimden tek gelen şey yazmaktı.
Belki bunu bundan otuz yıl sonra yapacaktım ama bir gün bütün insanlar bu şehri benim kalemimden okuyacaktı.
Tanrıdan sonra İstanbul vermişti o kızı bana.
Onun vapurlarında sevdiğimin yanına gitmiş, denizlerini aşmış, onun sokaklarında dolanmış, onun manzarasında oturmuş, onun hikayesine tanıklık etmiştik.

Bir gün kızım olursa adını İstanbul koyacağım.
İstanbul kadar yaşlanabilmesi için.
Bu şehirde o kadar insan, o kadar apartman ve o kadar yaşam var ki…
İlk bu şehirde seviştim,
İlk bu şehirde sarhoş oldum.
Zaten ilk sarhoş olduğum gün ilk seviştim.

Ben anlattım camiler hatta boğaz dinledi bir ara.
Bazen de İstanbul sövdü bana içime attım.
Yaşlıdır dedim, hakkıdır..

Bu şehirde açan güneş bir farklı,
Yağan yağmur bir başka hüzünlü,
Yağan karı bir başka paktır.
Bu şehirde açan çiçek iki katı güzel kokar çünkü pek açacak çiçek bırakmadık ardımızda.
Yıldızlar diğer şehirlere nazaran daha çok parıldar ve insanlar bir güldü mü bütün bir sokağı sevince koyar.
Bu şehrin insanları bazen öyle kahpe olabilir ki sizi İstanbul’dan bile soğuturlar.
Sonra şöyle bir bakarsınız boğaza, boğaz hemen alır gönlünüzü.
Zaten onlardan önce vapurlar iki ıslık çalar, taksiler iki korna…
Bu topraklarda yaşayan insanların kabahatini üstlenir ve hunharca sizi ateşe geri çağırır.
Ateştir bu şehir, yakar ama öyle bırakıp gitmek kolay değildir.
Öyle tatlı, öyle ironik bir memlekettir burası.
Bizim gökdelenlerimizin yanında gecekondularımız vardır.
Halka çok benzer yapılar.

Aralarında uçurum vardır ama hepsi aynı caddeye çıkar.

Öldüğümde Dünya’nın en güzel şehrinde yaşadım diyeceğim.
Çünkü herkes İstanbul’da yaşayabilir fakat,
Herkes İstanbul’u yaşayamaz…


22 Ocak 2010 Cuma

Sen, Ben, Eller.


Bir ten kokusu beni bu denli baştan çıkartabilir miymiş, bilmezdim.
Yaparmış.
Ve sayende bir avucun içinde başka bir avucun ne kadar güzel yer edinebildiğini öğrenmek...
Minnettarım sana.
Çünkü bir pazar sabahı uykusu ve kahvaltısı kadar çok sevdim seni.
Ağzımda, gözümde tebessümlerle dolandım sokakları.
Ama ellerim gene ceplerimdeydi. Yanımda olsaydın ellerini tutarlardı.
Bugün en çok sitemi ellerim ediyor zaten. Nerde o kızın elleri diye diye soğuktan kaskatı kesildiler.
Sayende yıllar sonra saçlarıma tarak değdi, banyoma yeni şampuanlar girdi, ilk defa bir parfüme para verdim mesela. İlk defa nasıl göründüğümü umursar oldum. Düşünmek güzelmiş.

Sen Eylül’de doğmuşsun. Şehri yağmurlar paklarken. Ben Ağustos’ta. Sıcak, insanları bezdirirken bir ben eksikmişim.
Yüzünde hep sonbaharın tatlı hüznünü yaşayan senle yaz aylarının bütün kayıtsız özelliklerini bedeninde taşıyan ben, aşkı denedik…
Sonra ansızın bitirelim dedik…
Dedik ama söyle hangimiz galip çıktı bu sonla beraber?
Birbirimizi birbirimizden esirgeyerek, neyi kanıtladık kendimize?
Peki gerçekten istediğin gibi silip atabildin mi beni?
Yoksa sen de zorlandın mı en az benim kadar?
Ne oldu biliyor musun?
Biraz önce sen şimdi bu kapıdan içeri girsen ne yapardım diye düşündüm.
Sonra düşüncelerimi kendime yediremedim.
Utandım kendimden, güçlü ve umarsız gibi görünmeye çalışan bu diri bedenin aslında sana nasıl hala müptela olduğunu fark ettiğim için.
Sen, bana inanılmaz şeyler hissettirebilen bir mucizeydin benim için. Bu yüzden senden nefret ediyordum, bu yüzden sana hala aşığım.
Seninleyken bir can daha taşıyordum.
O gün ikimizi de öldürdün.
İçimdeki seni de, sahip olduğun beni de.
Bir şey daha…
Benden sonra beraber olacağın kişiler için acıyorum sana…
Gelecek, güzel gelecek.
Ama bizim için değil…

01.22.10 aytuğ.

17 Ocak 2010 Pazar

Bir Yaz Gecesi Rüyası


'' Yüzünde küçük çukurlar olan yaşlı kadın, başına taktığı yaşına inat pembe örtüyle dans ediyordu çingene gecesinde.
Ameliyattan sonra sargılarının açılmasını bekleyen kör adamın umuduyla bekledim gelmeni bende.
Ay ışığında içimdeki küçük çocuk ortaya çıkardı kurt adam yerine.
Uluya uluya ağlardı yabani benliğinde .
Yalvarırdı.
Ben kabul etmez gururuma inat beklerdim gelmeni ama gelmedin.
Ateş söndü sahilde.
İçenler sızdı.
Şarkılar sustu.
Dalgalar bile sıkıldı rutin karaya vurmaktan sular çekildi.
Yaşlı kadın dans ederek öldü
Mevsimlere anlam yükleyenler derneğinden gelen bir habere göre,
Bu baharda yine yalnız başına geçecek sessiz sedasız ve
İlk yada son olmayacak.
Bu kaçıncı bahar sensiz demek istiyorum kedice.
Belki sana anlatabilirim derdimi.
Bir lisan bir kedi olmalı.
Çünkü kızıl saçlı kara kedi yatar suretinde. ''

William Shakespeare
Bir Yaz Gecesi Rüyası.

02 Aralık 2009 Çarşamba

Aytuğ Akdoğan - Ben Hep 17 Yaşındayım


Kitap çıktı!

''01 Aralık Salı - 2009 tarihi itibariyle Aytuğ Akdoğan'ın Ben Hep 17 Yaşındayım adlı deneme kitabı tüm D&R'larda ve İmge, Remzi, Alkım, Kabalcı, İnkılap, Mephisto, Nezih, İstiklal, Dost gibi büyük kitabevlerinde satışa sunulmuştur. İdefix, Kitapyurdu gibi online kitap satan internet sitelerinden de temini mümkündür. Bu kadar beklettiğimiz için üzgünüz, iyi okurlar.''

İlk kitabım olan ve Aralık 2009'da çıkan Ben Hep 17 Yaşındayım adlı kitabım, içinde kısalı uzunlu yazılarımı barındıran, 140 sayfalık, Erdal Eren’e ithaf ettiğim bir deneme kitabı.

17’sinde bir gencin gözünden dünya var içinde. Onun kaygıları, hayalleri, hedefleri var. Aşık olduğu kızlar, gittiği yerlerde gördükleri, tanıştığı insanlar var. Din felsefesi ve sosyoloji de var. İlişkiler ve toplum da var. Siyaset yok. Mizah yok.

06 Eylül 2009 Pazar

Hiçliğe Övgü

son yazım medeniyetin -kendi hayatımdan da yola çıkarak kaleme aldığım- körelttiği aile ve toplum ilişkileri üzerine. kitaba da ekledim, bence güzel de oldu. afiyet olsun.


Hiçliğe Övgü

Bizim çok büyük bir evimiz vardı.
İçinde de dört tane televizyon.
Fakat bir şeyler ters gidiyordu.
Evimiz ve odalarımız büyüdükçe duygularımız küçüldü sanki.
Televizyondaki diziler, programlar iletişimimizi daralttı.
Medeniyet ise ufkumuzu ve bilincimizi köreltti.
Totaliter toplum bizi de aynı onlardan birisi gibi yaptı, kalıplara soktu ve o eski keskin hayal gücümüzü bile sınırlandırdı.
Evimiz çok büyüktü, çok paramız vardı bizim.
Para bizi gereksiz yere sorumluluk sahibi insanlar haline getirmişti, sözde de güçlü ve önemli.
Onu nasıl değerlendireceğimiz ve nasıl daha çok elde edebileceğimiz hakkında endişe ederek o gereksiz sorumluluktan ötürü birbirimizi yemeye başladık.
Daha çok şeye sahip oldukça lükslerimiz artıyordu. Lükslerimiz arttıkça sahteleşiyorduk ve artık biraz sakinleşmek yerine daha çok, daha çok istiyorduk.

Ben, herkesin odasına ortalama bir televizyonun düştüğü fakat içinde bir tek kitaplığın bile bulunmadığı büyük ve zavallı bir evde büyüdüm.
Yıllar önce hep beraber çekildiğimiz, yıllardır hiç değişmeyen, haliyle epey eski çerçevelerin içinde bulunan fotoğraflarımız vardı. Fotoğrafları çektirdiğimiz gün ortaya çıkacak fotoğrafların boyutlarına göre çerçeveleri heyecanla hemen oradan almış olmalıydık. Zaten yeni, renkli ve gösterişli bir çerçeve içine doksanlardan bir fotoğraf koymak oldukça ironik olurdu. Bu yüzden kıldan tüyden huylanan birisi olmama rağmen o çerçevenin tozlu ve pis görüntüsüne pek aldırmıyordum herhalde.
O malum çerçevelerin içindeki eski bize baktıkça, birbirimize eskiden ne kadar bağlı olduğumuzu, benim babama, annemin de abime nasıl kenetlendiğini gördükçe şaşırırdım.
Fotoğraf ve formalite icabı bir bağlılık değildi oradaki, bilirdim.
Bugün neydi bizde eksik olan da böylesine ayrı düşmüştük birbirimizden diye hayıflandım.
Ve hayatımızdaki fazlalıkların döngü içinde bize eksiklik olarak yansıdıklarını fark ettim.
Başka insanların bizden parayla satın alabilecekleri her şeyi gözümün önüne getirdim. Sahip olduğumuz her şeydi bunlar. Midem bulandı, biraz kustum. Sonra kaçmak istedim. Herkesi ve her şeyi geride bırakmak. Annemi, evimizi, televizyonlarımızı, üç yastıkla uyuduğum rahat fakat yalnız yatağımı, hırslarımızı ve yıllar içinde kompleks edindiğimiz nice şeyi.
Bir vahşetin içinde daha fazla körelmek yerine kaçarak ama asla unutmayarak yeniden başlamayı getirdim gözlerimin önüne. Manzara iyi görünüyordu.
Gittim ben de.
Ve döndüm bir süre sonra.
Zihinsel olarak her şeyi geride bırakıp ileriye doğru yol almaya hazırdım fakat fiziksel olarak ben hala annemin biricik oğluydum o yaz da.
Bundandır ki birkaç sene daha hazır ve avare konumumu korumaya karar verdim.
Geri döndüğümde her şeyin daha farklı olacağını amaçlasam da, on yedi yıldır taşıdığım bedenim rahata epey bir alışmış olduğu için her şey hiç değişmedi.
Yani anlayacağınız, çoğunlukla olduğu gibi gene direnmek ya da yaratmaktan çok ayak uydurmaya devam ettim. Ki bu haliyle hiç zor olmadı.

Diyeceğim o ki; Öyle büyük evin, dört tane televizyonun, elinin altında son teknolojinin en avare aletleri olmayacak arkadaş.
Aslında medeniyete kimsenin ihtiyacı yoktur. Tek sorunumuz bugüne kadar ona fazla alışmış olmamızdır.
İnsan dediğin elinin tersiyle geri çevirmelidir pahalı kıyafetleri, telefonları, şampuanları, interneti… Ama kolunda bir saati olmalıdır mesela. Zamana ve insanlara kıymet vermelidir. Bizde bulunan fakat bizden başka da herkesin bizden ya da bir başkasından parasıyla satın alabileceği her şey bize fazlalıktır.

Bir insanın hayalleri ve fantezileri uçlarda olmalıdır. Teknoloji, medeniyet ve para insanlara aptal bir sorumluluk yükler. Gariptir ki bütün bunlar insanoğlunu miskin ve avare de yapar.
Sade bir doğa ve mutlak bir hiçsizlik insanın ilk yüzyıllardan bu yana beraberinde getirdiği fiziğine ve zihnine tam uyar. Hiçsizlik ve doğrular büyük bir bilinçlenme ve arınmayı da beraberinde getirir. Yani tamamen doğada ve sadece onun şartlarına göre yaşamını sürdüren bir insan her şeye sahip, tamamen özgür bir insandır. Ve işin en önemli tarafı kimse miktarı ne olursa olsun parasıyla o yaşantıyı o insandan alamaz. İşte buna kimsenin parası yetmez…

Aslında Eddie Vedder Toplum isimli şarkısında benim size anlatmak istediğim birçok şeye o samimi kalemiyle dokunmuştu benden önce.
Diyordu ki;

‘’Sana göre sen ihtiyacından fazlasını istemek zorundasın. Her şeye sahip olana kadar özgür olamazsın.
Sahip olduğundan daha fazlasını istediğin zaman ihtiyacın kadarını düşün.
Para için yaptığın her sayı, seviyeni düşürür.
Toplum, sen çılgın bir türsün. Yapayalnız değil bensiz olmanı ümit ederim.

Gidin buralardan.
Gitmeliyiz buralardan.
İnsanların sohbetlerine, bedenlerine ya da onların hazırlayacakları yemeklere, kapıcının getireceği ekmeğe ya da hemen hemen her gün istemeyerek gittiğiniz okulunuza ya da işinize gerek yok.
İletişim için telefonlara, ulaşım için arabalara ya da gösteriş için daha çok paraya da ihtiyacınız yok.
‘Bu benim bilinçsiz ve bencil olarak geçireceğim son yılım’ deyin kendinize ve bir gün gerçekten vakti geldiğinde alın çantanızı ve ona yaklaşın.
Doğaya…

04 Eylül 2009 Cuma

Kingo Disco

Anlayacaksın ki yalnız değilsin, senden önce başkaları geldi buraya,
kimsenin geri dönmediği eğlence treninin ilk yolcusu değilsin, ne de son olacaksın.
Dikkat et çok heveslisin ama bende son bulacaksın.

Gel yavrum gel diskoma gel
Giy ışıklı botlarını çek latex montunu gel
Çizgili çoraplarını, panjurlu gözlüklerini halka küpelerini en cool triplerini
Tak! Tuk! Tak! ..... Tak da gel

Herkes gibi girebilirsin diskoma kapıdakine gülümse yeter
Cebine bi’şey koyma o sana saygıyla buyrun der
Kapıda duranlar bilmez içerde ne olduğunu
Bu yüzden kapıda dururlar, yaşamak için
Daha çok kişi alın içeri daha çok doldurun diskomu

İçerdeki ışıklar alacak gözlerini bi parlatacak beyaz dişlerini
en karanlık noktada ne olduğunu merak ederken dans edenlerden biri kulağına eğilerek
yüksek desibelde anlayamayacağın sözler bağıracak
"Hadi Git" diycek "Hadi Git Daha Çok Mutlu Olacağın Yere"…

20 Ağustos 2009 Perşembe

Başımı biraz belaya sokacağım seninle

Senin için farklı düşüncelerim var sevdicek.
Genel olarak hissettiklerimden farklılarını hissettirebildiğin için bana.
Başına buyruk kalbimi daha da bir kirleteceğim biraz aşk ile.
Bir süreliğine seninle yıkanacak ve akça pakça gezeceğim belki,
Ama biliyorum ki bu işin sonunda daha uzun vadede daha da yalnız ve pis birisi olacağım.
Zaman zaman aklıma düşecek yeniden yüzün ve midem ağrıyacak senin yüzünden.
Senin bana ve yaşadıklarımıza olan kayıtsızlığından ötürü biraz sinirleneceğim belki de sana.
Ama senden sonra katlanmam gereken şeyleri bu aralar pek de umursamıyorum.
Çünkü senin için farklı düşüncelerim var sevdicek.
Başımı biraz belaya sokacağım seninle.
Seni yaşamam için beni üzmene izin vermem gerekse de, al bu kalp senindir artık bebeğim.
Belki bu sefer mutlu oluruz gerçekten.
Kim bilebilir bütün bir döngünün aslında sadece bu zamanda bizi birleştirmek için var olmadığını?
Bende senden, sende de benden büyük parçalar bulunmadığını?
Senin yapbozunun eksik parçalarının bende, benim yapbozumun da kaybolduğunu sandığım parçalarının sende olmadığını?
Biraz sarhoş olmalıyım…
Bu sefer kaçmayacağım hiçbir şeyden ve ayrılsak bile gitmeyeceğim buralardan buralardaki anılarımıza inat, sensizken de var olabilmesini becereceğim. Sırf bir gün aynı senin gibi biriyle daha ya da bir umut yeniden seninle olabilmek için. Hayat umuttur.
Hayatıma bu şekilde girmene izin vermeme rağmen benden vazgeçmene bile kızmayacağım.
Ya diyeceğim. Ya hiç girmeseydin hayatıma? O zaman ne yapardım ben?