12 Mayıs 2013 Pazar

Ben, Hiçbir Şey - Önsöz


Önsöz

Benim tek derdim, başta üzerinde yaşadığım bu toprakları ve dünyayı olduğu –bazen insanların görmek istemediği ya da gözünden kaçırdığı– gibi yazmak, yazmak, yazmak! Başına bir şey gelmediği takdirde, bugün, artık ‘Ben, hiçbir şey’ erişilebilir ve okunulabilir bir kitaptır; umarım onu bağrınıza basarsınız.

Kitabın türüne gelince: Ben ‘serbest yazar’ım: ‘Beat Kuşağı’ yahut ‘Yeraltı Edebiyatı’ gibi sınırlandırmaların hiçbirini kabul etmiyorum. Düzensizliğin ve ‘yabancılığın’ yazarlarından Allen Ginsberg “Beat kuşağı diye bir şey yok! Kitaplarını basmak isteyen bir avuç insan var sadece” derken haksız sayılmazdı.

                Bugüne dek dosyamı okumaya tenezzül bile etmeyen, edebiyatla aslında hiçbir alakası olmayan, kapitalist düşüncenin, arzu ve hırslarının kurbanı olmuş yayıncılara buradan, hala böyle bir imkânım varken seslenmek istiyorum: Hepinizin canı cehenneme! Sizin bu riyakârlığınız, düşüncesizliğiniz, beni ve metinlerimi dikkate almayışınız kendimi kutsallaştırmaktan başka bir şeye yaramadı. Aynı 2. kitabım çıktığında onu türlü bahanelerle iade etmeye çalışan kitabevlerinin yaptığı gibi, belki siz de zamanı geldiğinde geri adım atmak isteyecek, ben öldükten sonra bütün kitaplarımı elinizdeki en güzel kâğıt ve kapaklarla basmak isteyeceksiniz, ancak vasiyetim gereği, seçeceğim bir yayınevi dışında kitaplarımın hiçbirini, başka hiçbir yayıncının yayınlamaması için elimden geleni yapacağım. Aynı şekilde çeviriler için de bu özeni göstereceğim ki, benden sonra gelecek genç yazarları da harcamaya çalışıp, ümitsizliğe kapılmalarına neden olmayın!

                                                                                                                                            Aytuğ Akdoğan


  
Aytuğ Akdoğan / Ben, Hiçbir Şey

9 Mayıs 2013 Perşembe

Ben, Hiçbir Şey

3. kitabım ‘Ben, Hiçbir Şey’ bugün itibarıyla çıktı! Başta tüm D&R'lar olmak üzere kitabevlerinde, artık size emanet...
Kitaplar, spor arabalardan havalıdır! İlk fotoğraf benden!

Kitabın arka kapağı şu şekilde:


“Benim tek bir problemim vardı: Hasta insanları seviyordum ve deliliğine inandığım adam ve kadınlarla çıkıyordum yola, ancak ben hasta değildim; ben aslında son derece sağlıklı ve aklı başında bir adamdım. Ve bu aklı başındalık getirdi sonumu! O acı çektikçe, ben ona daha çok bağlandım; meğer sonunda en çok acıyı gene ben çekecekmişim... İnsanların seni sevmesine izin vermemeli, sonra hiçbir zaman yalnız kalmayacağını düşünüyorsun…”

*

Evinin yolunu unutmuş genç bir romancının gözünden 'ötekiler'in mesken tuttuğu sokaklar, yarım kalmış, yıkık-dökük bir aşk hikâyesiyle buluşuyor; kaçınılmaz sonun ardından inanç arayışıyla çıkılan yolları; modern bireyin özgürlüğünün ancak bir düşten ibaret olabileceği ve insanın ölüm karşısındaki acziyetini, dünyayı anlamlandırmaya çalışan başka bir genç yazar, Aytuğ Akdoğan'ın ustalıkla işlediği bu kitabında okuyoruz.




10 Şubat 2013 Pazar

Ortadoğu'da Yeraltı

Ortadoğu’da Yeraltı

Ey İstanbul!
Sana bu şiiri hastanelerin acil servislerinden,
yoğun bakım odaları ağzına kadar dolduğu için
hastaların ambulanslarla başka hastanelere taşınırken çıkan siren
ve trafikteki diğer araçların korna sesleri
ve aralarından geçmeye çalışan insanların itiş-kakışları
ve kuru öksürükleri içinden yazıyorum!

Sana bu şehrin tam kalbinden,
yani taşrasından,
gökdelenlerin arasında iyice küçülmüş mahallelerinden sesleniyorum!

Bir sokak aşağıda
cenazesini henüz kaldırdıkları
yirmi yaşında şehit olmuş çocukları için yas tutan bir aile,
hemen yanındaki polis karakolunda
bir terör saldırısına – bir patlamaya–
kurban gitmekten endişelenen genç bir polis,
bir üst sokakta
sırf Alevi, Ermeni, Yahudi, Kürt ya da başka bir kimlikle doğduğundan
evinin işaretlenmemesi için Tanrı’ya yakaran bir anne,
hemen ardında
kahve çıkışı yirmi yıllık karısını ‘namus’u adına öldürdüğü için kaçmaya hazırlanan bir koca
ve
onun komşusu bir gazeteci-yazar;
yazdıkları için her gece birilerinin gelip onu alacağını bekleyen,
koca bir adam
var.

İstanbul,
sen biliyor musun,
bir erkeğin başka bir erkekle yapabileceği en güzel şeyin dövüşmek olduğunu kavrayan adamların
ellerine aldıkları sopalarla dışarı çıktığı gece,
kasıklarının arasındaki sikten kurtulup,
göğüs ameliyatı olmak için
Tarlabaşı Bulvarı’nda götünü siktirmeye çoktan razı adamların gecesi
ve bilmeden bir ‘dönme’ye tutulmuş,
evin en büyük çocuğu ve Müslüman gencin
çektiği sıkıntıdan gittiği her yerde kapıya yakın oturacağı birahanelerin yolunu tuttuğu gece
aynı gecedir aslında.

Ülkesindeki savaştan kaçıp burada saat satmaya razıyken,
Eminönü’nde evini paylaştığı arkadaşlarının refahı için
kafes dövüşlerine başlayan zenci
ve
gerçekleşmeyecek bir devrim için sokaklarda bildiri dağıtan;
ayda bir defa kasaptan et alıp, onu da yemeye kıyamayan
‘Che’ tişörtlü, üniversite öğrencisi
ve
küçükken sevdiği kıza yazdığı şiirleri asker babasından saklayan;
yeni bir şiir yazacağı zaman
–belki bir şiir gecesinde okuyacağı bu şiirle bir kadınla yatma fırsatı bulacağını da düşünerek–
Muhammed’e vahiy indiğindeki gibi
titreyerek gözleri kararan genç şair
ve
hangi dinden, hangi partiden, hangi takımdan, hangi hangiden taraf olması gerektiğini düşünmek istemeyen;
kıçındaki zincir, kulağındaki küpe ve vücudundaki dövmeler yüzünden
kız arkadaşının yanında yürürken durdurulup
ayakkabısının içine kadar mal arayan polisin utandırdığı özgür ruh
ve
hayalinde hiç ayak basılmamış bir yere gitmek olmasına rağmen
her gün binlerce kişiyle aynı sokaklarda, aynı caddelerde, aynı meydanlarda yürüyen dalgın, düşünceli ergen
ve
duvarlarında kocaman Türk bayrağı ve Atatürk resimleri asılı bir spor salonunda
kendisi gibi dört yüz kişiyle birkaç haftalığına misafir edilen-
kıştan sonra umutsuzca nereye gideceğini düşünen evsiz
ve
Karaköy kerhanelerinin yüksek demirli kapılarının ardından içeriyi görmeye çalışan
henüz reşit olmamış, bakir çocuk –sokakta gördüğü bazı kızların altında ‘ten rengi çorap var mı yok mu’ diye merak edenle aynı çocuk–
ve
gene daha on dört yaşında olmasına rağmen dünyanın yükünü omuzlarına almış,
parmaklarının arasında sigara tutarken çalışmayı –hayatı– öğrenen delikanlı
ve
bu delikanlının
yerin üç yüz metre altında kömür kazarken
Adalar’a kalkan bir gemide olduğunu düşleyen maden işçisi babası
ve
onun
bir Cumartesi gecesi İstanbul’unda eğlenmeye çıkmış insanların
kendisini iyice yalnız hissettirdiği
bir başka dalgın, düşünceli taksici arkadaşı
aynı kişidir aslında.

Düzüşmek uğruna İstiklal Caddesi’ni defalarca baştan aşağıya turlayan bir erkek topluluğu
ya da
cigara bulamadıkları için art arda attıkları haplarla bütün bir geceyi terleyerek geçiren;
sabahında yürürken başları önde-
yerde izmarit ya da bozuk para arayan işsiz adamlar,
Cihangir’de ‘belki ünlü olurum’ düşüncesiyle yönetmen siklerini elden ağza dolaştıran on sekizlik çıtırlardan
ya da
konser için Amerika’dan Ortadoğu’ya gelen bir müzisyenin faydasızca heyecanlandırdığı,
kendilerini belki hiçbir zaman gerçekleyemeyecek kentli soytarılardan
ve
gün boyunca yaşadıkları –birbirinden tamamen bağımsız ve birbiriyle tamamen aynı– ‘trip’leri konuşan junkieler
ya da
dizleri bir çocuğunki gibi yara-bere içinde olan –kadınsılıktan uzak– hippi kızlardan
çok da farklı değildir aslında,
İstanbul…

Öz amcasının tecavüzüne uğradıktan sonra onun ayıbını örtmek için kapanıp,
Tanrısı için günde bin vakit secdeye varan genç kız
ve
Aksaray’daki ‘Umut’ pavyonunda içtiğinden kendisine de söyleyecek erkeğini arayan konsomatris
ve
Üsküdar’ın ara sokaklarındaki sinagog ve kiliselerin yamacında yükselen minarelerin altında
kenar mahalle çocuklarıyla pet şişeyle maç yaptıktan sonra onlara kola ısmarlayan rahip
ve
şehrin bir başka yıkık-dökük, eskice sokağından geçen satıcıların üzgün bağırışlarını taklit eden yaşlı teyze
ve
Dolapdere Caddesi’nin hep aynı köşesinde
gözüne kestirdiği insanları korkutmak için saklanarak zihinlere tüneyen Deli Zevro
sensin aslında,
İstanbul!

Burası benim sokağım İstanbul;
ibnelerhaydutlarzencilerpezevenklersarhoşlargöçmenlerpunklarfahişelerAIDS hastalarıberduşlardervişleryetimlersakatlarobezlermahkûmlarsoytarılardeliler,
anlayacağın ötekiler;
yani hepimiz
burada birlikte yaşıyoruz.
Sen de bir çayımızı içmek istersen eğer,
her zaman kapımız açıktır,
herkese,
her şeye.

Aytuğ Akdoğan
Galata, İstanbul
2013

12 Ocak 2013 Cumartesi

Güneşin Olduğu Yer


Hep başka yerlerin,
başka insanların,
başka zamanların,
başka ‘sen’lerin
hayalini kurmak o kadar yorucu ki…

Belki de güneşin olduğu bir yere gitmeli.
Sadece güneşin…
Ya da savaş olan bir yere gitmeli;
olur ya,
ölürsün belki:
ölürüm belki.
Keşke.

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Bir kadın var, biliyorum...


                Garip bir sabahtı. Daha önce hiç görmediğime emin olduğum bir kız sabaha karşı kapımı çaldı ve uykusuzluktan kan çanağına dönmüş gözlerle onu karşıladığım sırada elinde bir kediyle içeri daldı:

“Burada yaşadığını öğrendim ve yalnızlığına eşlik etmesi için kedi getirdim sana.”
“Götür onu buradan, ama sen kalabilirsin.”
“Hayır, seni beklentiye sokmak istemem.”
“Bu saatte kapımı çalıyorsun ve beni beklentiye sokmak istemiyorsun öyle mi?”
“Bak, senin boktan bir adam olduğunu biliyorum, ama yazdıkların hiç de öyle değil.”

İlk bakışta öyle çok güzel sayılmazdı, ancak olağanüstü kokuyordu. Basma etek ve beyaz bir bluz vardı üzerinde. Şu açık ayakkabılardan birini giyiyordu: Kırmızı. Salonda, biraz öncesine kadar bütün kederimle darmadağın uyuduğum koltuğa oturdu ve sigarasını ateşledi. Benden birkaç yaş büyük görünüyordu ve gözlerinde her şeyi anlamsız bulan bir ifadeyle babetlerini çıkartıp ayaklarını uzattığı sırada kalbim sıkışıyor sandım; öyle uzun ve öyle ince ayak parmakları vardı.

“Küçükken soytarı olmayı düşlerdim” dedi, “Krallarla sadece onlar dalga geçebiliyordu; kimse bir soytarının kafasını uçuramazdı öyle!”
“Bunun gerçekten böyle olduğunu hiçbir zaman bilemezsin.”
“Bir düşe sahip olmak için doğru ya da yanlışa ihtiyaç duymazsın.”
“Bir düşe sahip olmak için öncelikle benim kadar hayalkırıklığına uğramamış olmalısın.”

Kalktı ve evin içinde dolanmaya başladı: “Demek burada yatıyorsun. Demek burada sıçıyorsun. Mutfağın düşündüğüm kadar dağınık değilmiş.” Bir süre sonra kedi de onu takip etmeye başladı. Sersemlemiştim. Yalnızlığımı bu şekilde bölmeye hakkı yoktu. Ciddi olduğumu göstermek için kediyi ensesinden tuttum ve “Onu burada istemiyorum” dedim.

“Yapma” dedi, “Sen de sevebilirsin.”
“Ben sadece arzularım.”
“Başka bir kitap yazıyor musun?”
“Bıraktım o işleri, artık en iyisini almaya bakıyorum.”
“Bu şekilde mi?”
“Neyi yanlış yaptığımı düşünüyorsun?”
“Şarkıyı bilmez misin: Koşmayı bıraktığın gün, vardığın gün olacak.

Bunu söylediği sırada, yeni bir günde insanlara umut vaat edebilmek için bulutların arasından sıyrılmaya çalışan güneş ışığı kızın pencerenin önündeki yüzüne öyle bir vurdu ki, bunun bir rüya olmadığını kimse kanıtlayamazdı artık. Gözleriyle aynı renkteki kahverengi saçları önüne düştü; onları parmak uçlarıyla kulaklarının arkasına aldı ve dudaklarını ısırarak devam etti:

“Biliyor musun” dedi, “Beni yazmanı çok isterdim.”
“Adın ne? Nereden geldin buraya?”
“Söylesene nasıl yazardın beni?”
“Yaşamak isterdim seni.”
“Senin gibi bir adam ancak öldürmeyi bilir.”

Kendimi her köşeye sıkıştırılmış hissettiğimde yaptığım gibi öksürmeye başladım. Beni incitmiş olduğu düşüncesiyle birkaç dakika boyunca mutfak tezgâhında öylece oturdu. Sessizce birbirimize bakıp, sabahın o vaktinde bizi bir araya getiren yalnızlığımızı düşündükten sonra kalması –belki öksürüğüm için bir çorba yapması– gerektiğini bilen, bir yandan da büyüyü bozmamak için bir an önce çekip gitmeyi arzulayan bir tavırla nereden taksi bulabileceğini sordu. Önce bunu hiç duymamış gibi yaptım:

“Galiba ne demek istediğini anlıyorum: Eskiden bir hayatım olması için dua ederdim, şimdi ise tek yaptığım şey ondan kurtulmaya çalışmak.”
“Ben sana ne olacağını söyleyeyim: Önce dikkat çekeceksin, sonra alay konusu olacaksın. Sonunda insanlar senden korkmaya başlayacak. Ve tamamen yalnız kalacaksın.”
“En azından sen gitmek zorunda değilsin, hem soytarı olman için yardım edebilirim belki.”
“Sana iyi gelecek olan ben değilim.”
“Evden çıkınca sola dön ve yürümeye devam et; oralarda bir yerde taksi durağı olmalı.”
“Pekâlâ” dedi, “Son bir şey soracağım: Bugün neler yaptın anlatır mısın biraz?”
“Uyandığımda hava çoktan kararmıştı. Böyle durumlarda kendimi olduğumdan da yalnız hissederim. Biriyle sohbet etmek için heyecandan ölecek gibiydim, sonunda kendimi apar topar dışarı attım: Kafelerden dışarıya taşan sandalyelerde oturan insanlara bakıp, o an için yanımdan geçmekte olan kadınların parfüm kokularını içime çekip acizliğime bir kere daha lanet ederek sokak boyunca dolandım. Sonra gözüm senin getirdiğin gibi bir kediye ilişti; onlardan pek haz etmem, ancak bir kedinin kendini yalamasını saatlerce izleyebilirim. Sonra aklıma annemi aramak, onunla buluşup bir kahve falan içmek geldi, ama sevdiğim insanların karşısında çok utanırım ben. Hemen vazgeçtim bu fikirden. Eve döndüm ve içmek için değil de yapmış olmak için bir fincan kahve koydum önüme. Bu sırada karşı apartmandaki evi izliyordum; tam olarak ne konuştuklarını anlamıyordum, ama onlar güldüklerinde oturduğum yerde ben de keyiflenmeye, yüzlerini buruşturduklarında endişelenmeye başlıyordum. İlerleyen saatlerde banyodaki boy aynasını yerinden çıkartıp salonun tam ortasına koydum ve yarım saat kadar sessizce karşısında oturdum. Tam delirmeye başlayacağım sırada aklıma hoşlanmadığım birini aramak geldi: Eski bir kız arkadaşım vardı ve nerede olduğunu, ne yaptığını falan sordum. Zeynep, yarım saat içinde Galata’ya geldi ve onu görür görmez neden uzun bir süredir aramadığımı fark ettim. Biliyor musun, eskiden bazen yürürken yanımda olduğunu unutur ve arkamı döndüğümde adımlarını hızlandırarak bana yetişmeye çalıştığını fark ederdim. Zeynep, bütün bir gece boyunca anlamsız şeyler hakkında konuşup durdu: Bu sırada sohbete katılamadığım için vicdan azabı çekiyor ve gülümsemekle yetiniyordum. Şimdi düşünüyorum da, başkaları adına ben utandığım için yalnız yaşıyorum. Yani bazı insanlar hayli zavallı ve aptallar anlıyor musun, kızım? Oysa bir başkası olsaydı, ne çok severdim onu!”

Konuşmamı bitirip kendime geldiğim sırada karşımda kollarını birleştirmiş, bunca şeyi anlattığım için pişmanlık duyup duymadığımı anlamaya çalışıyordu. “Asma suratını” dedim, “Bu olanlar senin suçun değil!”

Gerçekten de başka bir şey sormadı. Yanağıma sıcak bir öpücük kondurup –genç bir kız ancak acıdığı adamı yanağından öper– “Berbat bir hayat yaşayıp, mucizevî kitaplar yazan bir yazar!” diyerek uzaklaştı yanımdan. Ben de eve getirdiği kediyle camdan gidişini izledim: Sola dönmesini söylemiştim, ama o sağa döndü. Belki de sadece yürümeye devam etmek istiyordu…

Birkaç dakika sonra, kızın geri gelme ihtimali ve arzu ettiği takdirde kedinin defolup gitmesi için evin kapısını aralayarak yeniden uykuya daldım. Ertesi akşam gözümü açtığımda ortalıkta ne kedi vardı, ne de o hasta kızı bana anımsatabilecek herhangi bir şey.

Aytuğ Akdoğan - 2012/Cihangir

11 Temmuz 2012 Çarşamba

Tanısam keşke seni, ama her an ölebilirim.


Tanısam keşke seni, ama her an ölebilirim.

Ne var bu alaycı gülümsemenin ardında?
Çektiğin acılar mı bu kibirli duruşunun nedeni?
Yoksa dalga geçmek de mi mutlu etmiyor?

Senin de göğüslerinden biri diğerinden daha küçük olabilir mi?
Merak ediyorum, başını yastığa koyar koymaz uyuyabilir misin?
Yoksa bütün birgün başka hiçbir şey yapmadan düşündüklerin,
senin de mi zihnini çalışmaktan daha fazla yorar?

Hiç sevmeyecek gibi görünüyorsun;
Ne olur sanki kandırsan kendini biraz?
Anladım, vaatlerden hoşlanıyorsun sen!
İşte sana vaatim:
Bana güvenmek zorunda değilsin.