29 Temmuz 2014 Salı

Günlük (Temmuz,2014)

Bazen insanlar yazdıklarımın ‘gerçek’ olup olmadığını; kitaplarımda anlattığım hikâyeleri gerçekten yaşayıp yaşamadığımı soruyorlar. Yazdıklarım gerçeğin kendisinden daha gerçektir! Çünkü kitaplarım, bilincim ve bilinçaltımdır.

Namuslu ve ahlaklı bir yurttaş olamadım belki ve şirinlik yapıp kalbinizi kazanmaya çalışmak yerine, durmadan ‘kötü’ şeyler yaptım. Ancak kendimi romanlarla ıslah edebilirdim. Bu yüzden bunu çok geç kalmadan yapmak zorundaydım.

Yazmaya ilk başladığımda odamdaydım ve sadece dikdörtgen boş bir kâğıt ve kalemim vardı önümde. Düşünce ve hikâyelerim dağıldı o boş kâğıtlara ve seneler sonra gittiğim her şehirde sevgililerim, dostlarım oldu bu sayede. Param bittiğinde su ve sigara verdiler, bazen evlerinin kapılarını açtılar. Benim gibi yol’da olan gezginlerle, aylaklarla, yalnızlarla selamlaşmaya başladım. Belki hiçbir zaman ayak basamayacağım uzaklıktaki şehir ve ülkelerde dolandı sözcüklerim. Bazen beton duvarlarda bir şiir, bazen resim defterlerinde bir çehre oldum. Bütün bunlar benim için paha biçilemez bir mutluluk.

Ben yazarak yarattım kendimi. Yazmak isteyeceğim hikâyelerin peşine düşüp; bazen acının, bazen de aşkın ve hazzın peşinden koştum. –Çoğu kez tepetaklak yuvarlandım, sürüklendim.– Ve sonuç olarak yazmak isteyeceğim hayatı yaşadım.

Şimdi soruyorsunuz bana: “Korkuyor musun?” Mükâfattır ölüm, gerçekten yaşamış biri için. Bütün bu kitaplar, bir zamanlar (gerçekten) yaşadığımın, canlı olduğumun ve gömülsem de artık hiç ölmeyeceğimin kanıtıdır! Ve bana artık durmam gerektiğini söylemeniz, sadece daha hızlı koşmamı sağlayacaktır. İnsanları mutlu etmektense, onlara ilham kaynağı olmayı tercih ederim.

29 temmuz, 2014.

21 Haziran 2014 Cumartesi

Yeni kitaptan bir bölüm...

Son iki senedir (yazısız tek bir gün geçirmeden) üzerinde çalıştığım ve Sonbahar'da çıkacak olan 4. kitabım DUVAR'dan ufak bir bölüm paylaşacağım.
Yabancı: İsmi, nereden geldiği, nerede olduğu ve nereye gideceği belli olmayan, arafta bir adam.
Karin: Azınlık ve eroin bağımlısı genç kız.

 …

            Yatakta sanki tüm kirlerini, kinlerini ve kederlerini akıtmışçasına huzurlu bir şekilde uzanmaya devam ediyorlardı. “Sana bir şey izletmek istiyorum.” dedi yabancı.

  Salona geçtiler. Dünyadaki herkesin ortak noktası gökyüzünde yeni bir gün başlıyordu. Yabancı çekmeceden kamerasını çıkardı ve televizyona bağladı. Kaseti başlattı.


  Farklı yerlerde, farklı zamanlarda ama hep aynı şiddetle kavga eden bir adam ve kadının görüntüleri akıyordu. Karin, gördüklerini anlıyor, ancak ne izlediğine anlam veremiyordu.


Yabancı dalgın dalgın bakıyordu ekrana. Bir defa neredeyse kederle gülecek gibi oldu. Yaşadıkları, geçmişte kaldığında gülünç, tamamen bittiğinde ise hüzünlü bir hal alıyordu. “Bu benim ailemdi.” dedi.


“Ne hissediyorsun?” diye sordu Karin.


“Boşluk.” dedi yabancı, “Koccaman bir boşluk…”


Karin, “Bir zamanlar birbirlerine gerçekten çok âşık olmuş olmalılar.” dedi. “Aslında boşa geçmemiş hayatları, ama sonunda mahvolmuş. Yalnızlık deyip duruyorum ama böyle bir aşka ya da nefrete sahip olabilmek için nelerimi vermezdim!


 Yabancı, “Peki ya benden çaldıkları çocukluğum ne olacak?” diye sordu. “Onların boktan aşkları yüzünden geldim bu dünyaya ve aynı boktan aşkları kopardı beni bu dünyadan.”

Karin, yabancının yüzünü ellerinin arasına aldı ve gözlerinin tam içine bakıp: “Yaşamına açılan o uçurumlar var ya; felaketler, kayıplar, doruklar ve sevinçler… Varoluşunun özü ve özgürlüğün bunların altında yatıyor. Ama senin o uçurumdan ne atlamaya ne de aşağı bakmaya cesaretin var, çünkü uçurum sensin! Ve ne zaman kendine eğilecek olsan başın dönmüş, miden bulanmış yansımandan… Oysa senin yaşamında doğaya aykırı hiçbir şey yok. Üstelik düşündüğün gibi çirkin de değilsin; yumuşacık sarı saçların, masmavi gözlerin ve hırpalanmış, ancak hala sevgi dolu bir kalbin var.”


  Öylece durdular bir süre. Gecenin karanlığında saklı kalmış düşüncelerle birlikte hava da aydınlanıyor; belli belirsiz kızıllıklar, martıların okuduğu şiirler ve uzaklardan gelen köpek havlamaları odanın içini dolduruyordu. Karin bir sigara yaktı. Bakışlarını boşluğa dönmüştü. “Babam kendini astı.” dedi. Bunu ilk defa sesli olarak söylüyordu. Yabancının bir anda nefesi hızlandı, göz bebekleri büyüdü.


“Öğretmendi. Yakışıklı, güler yüzlü ve herkes tarafından sevilen bir adam. Bir gün hiçbir şey söylemediği bir mektup yazıp, astı kendini. Bana mimar olmamı falan öneriyordu. Bir baba, kızının düz çizgi bile çizemediğinden bihaber olur mu? Sırf kızgınlığımdan siyaset okumaya başladım, ama evde annemle baş başa kalmak delirtiyordu beni. Sonra ben de senin gibi, kitap okurken sevdiğim yerlerin altını çizeceğime, üstünü karalamaya başladım. Siktir olup gittim oradan. Bipolar bir babanın anlam veremediğim, nedensiz intiharıyla sonsuz bir belirsizlikte sıkışıp kalmış, düşünüp duruyordum: Neden ölmek istedi? Neden astı kendini? Neden yalnız bıraktı beni? Sonra bencil olmayı kestim ve dedim ki: BELKİ DE ÖZGÜR OLMAK İÇİN! Başkaları mutlu olsun, iyi vakit geçirsin diye yaşamak zorunda kalmamak; aile gibi, öğrenciler, kredi borçları gibi boktan yüklerin altında ezilmemek için… Ama hep tuhaf, rezil bir pişmanlık duygusu sarar hala içimi: İntihar etmeden önceki akşam beni aradığında, açmamıştım telefonu. Onunla konuşsaydım bana anlatır mıydı? Söyler miydi gerçek düşüncelerini ve vazgeçirebilir miydim onu ölmekten, hiçbir zaman bilemedim…”


Karin sigarasını söndürdü. Yabancının önüne düşmüş başından boğuk bir ses çıktı: “Ölü birine özlem duymak…” dedi, öksürdü ve temizledi gırtlağını, “…bazen insanın nefes almasını bile engelleyebiliyor. Hiç geçmeyen bir acı. Böyle tam göğsünün ortasına saplanmış, çıkartmak için elinden hiçbir şey gelmiyor. Dinmiyor. Geçmiyor. Hafiflemiyor. Sürekli orada.”


Karin, “Öyle rüyalarım oluyor ki, sanki bu yaşadıklarım rüyaymış; uyanınca babam gene yanımda olacakmış gibi hissediyorum. Sanki koskoca adam aslında ölmemiş, eşek şakası yapmış gibi. Bütün bir gençliğimi onun dönmesini bekleyerek geçirdim. Biliyor musun, babasının terk ettiği bir kızı başka hiçbir şey yaralayamaz… Sevmezdim onu, ama eve her gelişimde odaları tek tek dolaşıp, annemin kendini asmadığından emin olmaya çalışırdım. Ya da onun da mı kendini astığını görmek isterdim, bilmiyorum. Hiçbir şey bilmiyorum. Asıl bencil kim ve bu muğlak acılar nasıl dinebilir bilmiyorum.”


  “Ama,” dedi Karin, son olarak, “Kaşımdaki şu boşluğu görüyor musun? Bu bana babamdan kalan tek şey oldu. Bana bir defa vurdu, düştüm ve izi hiç geçmedi.” Ve gülümseyerek okşadı yarasını. “Bütün bunlar hatıra artık.”


Sonra yavaşça uykuya daldı. Yabancı kaldırdı onu ve yatağa yatırıp üstünü örttü. Uzun uzun baktı ona. Parmak uçlarında yürür gibi inceden soluk alışverişlerini izledi. Sonra kalktı ve camı açıp bir sigara yaktı. Sokaklarda ve evlerde, yorgun düşmüştü direnişçiler; sakindi ortalık. Ağır ağır ve gürültüyle yaklaşan çöp kamyonunu duydu. Karin uyanmasın diye camı kapattı ve sigarasını söndürdü. Yarım dakika sonra kamyon gitti ve camı tekrar açıp; bulut gibi, rüzgâr gibi yumuşacık yatan Karin’in usulca yanına uzandı. Dünyanın en güzel şeyi buymuş diye düşündü: “Usulca sevdiğinin yanına uzanmak.”

27 Mayıs 2014 Salı

Hastane-Adliye Durağı

                Bugün mahkemem vardı. (Gezi) Sabah erkenden kalktım ve saçımı taradım. Ancak hala namuslu ve vatansever bir yurttaş gibi görünmüyordum. –Hâkime nasıl anlatabilirim kötü ya da suçlu biri olmadığımı?– Ağzımda bir ıslık, indim güzel gettomun yorgun yokuşundan. Kabataş-Kadıköy motorunda ince belli bir çay ve karışık tost; gözlerimde deniz, yoldayım. Sonra Kadıköy-Kartal metrosunda ‘Huzurevi’ durağını geçtim ve ‘Hastane-Adliye’ durağında indim. Betondan, kocaman bir adalet sarayının içindeyim şimdi. (Gözaltına alındığım gün oraya azılı bir suçlu gibi ellerim kelepçeli getirildiğimde, insanların endişe dolu bakışları altında tutsaklığı düşünüyordum; iki adım ötem bile yasaklanmışken bana, kımıldayamazken hiçbir yere, Boğaz Köprüsü’nün nasıl göründüğünü unutmaktan korkuyordum. Ama artık değil.)

                Davacı polisler huzursuz, oturdu yerlerine. Ben, pis tecavüzcü, dolandırıcı ve katil, ayakta ve gülümsüyordum. Çünkü biliyorum, bütün bir dünya rahat ve sıcak hapishanelerde yaşarken, kapatılacağım dört duvar ve ufak bir avluda gene kurarım düşlerimi. / Gene görürüm yıldızları ve kimse karşı koyamaz zihnime, deliliğime. / Yazabilirim kanla, terle, tükürük ya da spermle; bir şekilde, her yerde. / İzin vermem bu ülkenin bana sürgün olmasına. / İstemem başka bir ülkede yaşlanmak zorunda kalmak. / Kaçıp kaçıp gene buraya dönmek isterim.

 Ocağım, Mart'ım; bu sene Kış ve İlkbaharım o tuhaf duruşma salonunda geçti. Dava ertelendikçe ertelendi. Bugün olduğu gibi. Çıktım adliye sarayından ve denize koştum, koştum, koştum. Bir çocuk parkında tahterevalliye bindim. Birkaç kedinin başını okşadım, bazı köpeklerle selamlaştım. Moda Çay Bahçesi'nde bir sigara tüttürdüm. Kızların, yazın geldiğini müjdeleyen güzel ayak bileklerinin sokaklarda bayrak gibi dalgalanışlarını izledim.

                Ardından evime geldim ve tam bir sene önce bugün ilk cümlesini yazdığım romanıma bir cümle daha ekledim. Sokakta ansızın vurulup öldürülmezsem, bu kitabı yakında bitirebileceğimi düşünüyorum. (Özgürlük mümkün müdür? / Bu dünya bir kafes mi? / Kim tıktı bizi içeriye? / Yoksa biz mi kilitledik kendimizi oraya?)

                İçim rahat. Bugünün ‘ötekileri’ olsak da, geleceğin avukatları, doktorları, işçi, sanatçı ve İNSANLARI bizleriz. Ve bugünlerde maruz kaldığımız ya da tanık olduğumuz baskı ve şiddetin bir daha tekrarlanmaması için gereken her şeyi yapacağız. Yaşam bizim; duvarlar, düşler, renkler, kediler, ağaçlar, şiirler ve gökyüzü bizim! Çünkü kim ne derse desin, bizler kötü insanlar değiliz.          

26 Mayıs 2014 / Moda

8 Mart 2014 Cumartesi

Türkiye'de Anne Olmak

Diyarbakır’da sıradan bir öğle vakti, koyunlarını otlatırken üzerine düşen havan mermisiyle 12’sinde can veren Ceylan'ın bütün bunlarla ne ilgisi vardı diye düşünüyorum… Savcı ve doktorların “Can güvenliğimiz yok” diyerek gelmediği olay yerine giden annesinin “Kızımın parçalarını etekliğimde taşıdım.” demesini düşünüyorum.

Sonra aklıma bir Cumartesi Annesi geliyor: “
Çocuğumu” diyor, “Onu aramaya beni de götürün. Ben onu kokusundan tanırım, çocuğumu kokusundan bulurum.”

Ardından Eskişehir’de Ali İsmail’in annesi sürdürüyor bu acıyı: 
“Aliş’imi dövdüler, tekmelediler. Çok acı çekti yavrum. Keşke kurşunlasalardı oğlumu!”

Daha büyük bir acı tahayyül edemiyorum. Kalbim ağrıyor.


Sonra Fadime Ayvalıtaş ölen çocuğundan bahsederken: 
Mercimek çorbasıyla, karışık dolmayı çok severdi.” diyor. Ardından ekliyor: Önce biz anneleri öldürün ki evlatlarımız ölürken ağlamayalım.” Ve kalp krizinden ölüyor. Onu oğlunun yanına gömüyorlar. Cenazesini taşıyanlardan biri de, evden ekmek almaya çıktığında gaz fişeğiyle başından vurulan ve üç mevsimdir komada yatan Berkin'in annesi. (Bu yazıyı yazdığım Şubat ayında Berkin hala direniyordu. Öldüğünde 15 yaşında ve 16 kiloydu.)

Siirt’te başka bir annenin biricik, küçük kızı Kader, 12 yaşında görücü usulüyle evlendiriliyor. 13’ünde anne oluyor ve 14’ünde öldürülüyor. Kader'in annesinin ne dediğini bile öğrenemiyoruz, çünkü o da kocasından otuz yaş küçük bir çocuk.

Daha büyük bir acı tahayyül edemiyorum. Kalbim ağrıyor. Tam bu defa bitti herhalde derken, 
Van’da hastaneye yetiştirilemeyen 3 yaşındaki oğlunun cenazesini çuvalla sırtında taşıyan babayı görüyorum.

“Şayet varsa” diyorum, “Daha büyük bir acı; bütün bu acıların sebebi 
kocaman adamların cezalarını çekmemeleridir.” Bunu söylerken hangi ceza rahatlatabilir bu anne ve babaları, bilmiyorum. Daha kötü ne olabilir? Bilmiyorum.

Tek bildiğim, bu acılı anne-baba ve çocukların hiçbirinin, o 
kocaman adamların faili meçhul cinayetlerle kirlettikleri bu topraklarda savaşmak istemedikleri. Onlar sessiz ve dürüst yaşamlarında ekmek, biçmek istediler toprağı. Bir fidanın yetiştiğini, kocaman ağaçların evrilip herkes için meyve vermeye başladığını görmek istediler. Çok bir şey değil; evlerinin yakılmamasını, durduk yere bombalanmamak, evlat acısı çekmemek ve özgür olmak istediler. Ancak hepsine sürgün oldu bu ülke. Kalanlar ise sevdiklerinin bulunması için haykırmaya devam ediyor.


Aytuğ Akdoğan
7 Şubat 2014 | Ortadoğu


"Sevgilim; bir ülke senin gövden kadar masum olsaydı, bir tek anne oğlunu devletten sormazdı."
Şükrü Erbaş



18 Eylül 2013 Çarşamba

Serseri Türküsü/Manifestosu

              Serseri Türküsü

                Mülteci gemileriyle aşacağım tüm sınırları–
                karada dişlerimle sökeceğim tel örgüleri!
                Çıplak ayaklarımla geçeceğim gümrükten
                ellerimle topladıktan sonra mayınları!

                
Karayipler'de kavak ağaçlarının altında tembelin tahtı bir hamakta sallanır ya da
                Central Park’ta bir bankta yanıma oturacak kaçığı ve anlatacağı tuhaf hikâyeleri beklerken,
                tankların girdiği şehirlerin duvarlarını ve
                iktidarların kölesi tüm asker ve polislerin suratlarını boyamayı–
                tüm anayasa ve hukuk kitaplarının üzerine tekerlemeler karalamayı düşleyeceğim!

                Vatikan’da Papa’ya uzattığım cigarayı Beyaz Saray’a üfleyip–
                ceplerime doldurduğum bonibonlarla en büyük televizyon binalarını ve alışveriş merkezlerini patlatacak,
               kolejlerin dersliklerini teker teker otoyollara fırlattıktan sonra
                McDonald's'tan sallayacağım okkalı bir tükürükle Wall Street'teki brokerları vuracağım!

                Gençlik! Gençlik! Gençlik!
                Pasifik’in sonsuz maviliğine açtığım kollarımı Beyrutlu bir iç savaş güzelinin beline dolayıp–
                Berlin’de gireceğim bir Gay Bar’da ilk gördüğüm adamı dudağından öpecek,
                Bangkok'un en ucuz motelinde kayıp bir adanın haritasını bulmanın ve
                rüzgârına kapılacağım yeni bir Yol’un coşkusuyla Çingeneler gibi dans edeceğim!
                Shakespeare'in bir yaz gecesi rüyasında kedice dolanacağım çatılarda yabanıl, özgür
  ve Rimbaud gibi uyuyacağım bilinmez kentlerin taşları üzerinde kimsesiz, kaygısız!
                Bombay’de esrik bir şamanla aynı arının gözüne girip–
Alaska’da Eskimolarla tuttuğum balıkları buzdan kubbeli evlerinde yedikten sonra
                Arizona’da bir günbatımında Kızılderili gibi dinleyeceğim ağaçları!
                Ortadoğu'da süren bir savaşın tam ortasında bağırarak Mayakovski şiirleri okuyacak ve
                Madagaskar’ın yağmur ormanlarında çırılçıplak koşup–
yorgun ay ışığı altında uluyacak–
                                 uluyacak–
                                    uluyacağım!


                Kars’ta sınırdan kaçan hayvanını getirmeye çalışırken askerlerce sırtından vurulan çoban ve
                Florida’da elinde bonibon ve buzlu çayla evine dönerken bekçinin öldürdüğü siyahî Travyon Martin ya da
                Ankara’da bir başka 
üniformalı katilin yoksul kalabalığın üstüne açtığı ateşte katlettiği Ethem adına bir kütüphane kurduktan sonra
                Kahire’de tanka kollarını açan delikanlıya ateş açıldığında yere düşen beyaz yazlık şapkasını kaldıracak ve
                kendimi Meksika’da gerilla hareketine katılmış Zapatistaların arasında bulacağım!

                Milyonlarca ton çimentoyu nehirlere boşaltmak için gelen iş makinelerinin önünde köylülerle birlikte duracak,
                ödemelerini bile alamadan işten atılan işçilerle aynı direniş çadırında kalacak ve
                muhaliflerin art arda tıkıştırıldığı cezaevleri boşalana dek sokaklarda Özgürlük! diye bağıracağım!

 
Yaşasın dünyanın tüm gettoları!
 Yaşasın banliyöler!
 Yaşasın köyler!
 
Yaşasın azınlıklar!
 Yaşasın göçmenler!
 Yaşasın mülteciler!
 Yaşasın eşcinseller!
 Yaşasın siyahîler!
 Yaşasın fahişeler!
 Yaşasın mahkûmlar!
 Yaşasın meczuplar!
 Yaşasın ötekiler!
 Yaşasın sokaklar!
 Yaşasın doğa!
 Yaşasın hayat!

                                                                            Aytuğ Akdoğan
                                                                            Eylül/2013
                                                                          Çengelköy-İstanbul
                                                                          Serseri Türküsü/Manifestosu

26 Temmuz 2013 Cuma

Ben, Hiçbir Şey / Sayfa 86-87


"Her şey ilkel toplumların oluşmasıyla başladı, öncesine kadar doğa ve Tanrı’nın yasaları hâkimdi dünyaya. O harikulade, eski dünyaya! Ardından kılıçlar çekildi ve savaşlar başladı; türlü zorbalık ve hilelerle kazandıklarını belirttikleri toprak parçalarına vatan dediler. Bir süre sonra insanlar, birbirlerinden korktukları için birbirlerine bağlanmaya başladılar ve millet oluştu. Devlet başkanları henüz on sekiz-on dokuz yaşlarında gençlerin yüzlerini boyadı ve onları savaşa gönderdi; onlara artık birer asker olduklarından ve salt şans eseri üzerinde doğdukları toprak parçası için tanımadıkları akranlarını öldürmeleri gerektiğinden bahsettiler.

Bütün bunların ardındaki iğrençliğin gizlenmesi için bazı şeyler kutsanmak zorundaydı ve bunun sonucunda
din dediler mesela, ancak kendi hukuklarını Tanrı’nın söz ve yasalarından önde tutmaktan çekinmediler ya da ahlak dediklerinde kastettikleri şey, sadece kendi çıkarları doğrultusunda, insanların mutlu ya da özgür olmalarını engellemekti.

Bu insanlar birlik ve beraberlik içinde yaşadıklarını söylemelerine rağmen, hırsızların mesela ciddi bir azınlığı temsil etmesine karşın türlü korunma yöntemleri için harcamalar yapmadan duramadılar. Ve aynı ikiyüzlü insanlar, doğruları söyleyen adam ve kadınları önce öldürüp, sonra filmlerini çektiler ya da üniversitelerde ders olarak okuttular. Kendi paralarıyla aldıkları otomobillerle birbirlerini öldürüp, çocuklarını dört duvar arasında büyüttüler. Gün boyunca sevmedikleri bir işte çalışıp, güvenmeye çalıştıkları insanlarla aynı evde mutsuz oldular. Onlar anlamadılar, onlar bilemediler..."

Aytuğ Akdoğan
(Ben, Hiçbir Şey) Sf: 86-87

25 Haziran 2013 Salı

TANKLAR KONUŞMAZ


Paşam,
yaklaştır kulaklarını da sana bir sır vereyim:
Yaşadığı toprakları en çok seven insanlardır
tanklarınızın önünde duranlar;
endişelenirler
leş nefesinizin üfleyeceği bir emir yüzünden
top mermilerinin delik deşik edeceği çocuklar için.

Makam arabalarınızın arka koltuklarında
kravatlarınızı gevşetip görmeye çalışırken
rütbelerimiz olmadan tanıyamıyor olabilirsiniz:
Biz her şeyden önce, insanız, paşam!
Kaç kurşunla ölsek gene rastlayamazsınız ismimize gazetelerde.
Çırılçıplak da gelseniz dövüşmeyiz,
üstelik tüm ordularınızdan cesur sayılırız.
Ekmeye çalıştığınız kötülük tohumlarına inat
özgür ve kocaman ağaçlar olarak kök salacağız!

Panzerleriniz temizleyemeyecek vicdanınızı,
zırhlarınız önüne geçemeyecek ölümün;
siperlerin ardında kalacak söylediğiniz tüm yalanlar!
Kaldığınızda bir başınıza
uçaklarınız havalanıp kurtarmayacak sizi,
uyutmayacak öldürdüğünüz insanların çığlıkları
ve değiştirmeyecek katil olduğunuz gerçeğini
postallı kölelerinize yaptığınız
“Vurun!” çağrısı.

Kendi çıkardığınız savaşın sonunda
gene kendinize mahkûm kalacaksınız.
Sevin!
Bugün yaptıklarınız için nasıl utanıyorsak sizin adınıza,
 bütün bunlar bittiğinde senin için bile üzüleceğiz, paşam!

Aytuğ Akdoğan
Taksim/İstanbul
2013
TANKLAR KONUŞMAZ