31 Ekim 2010 Pazar

Yeni Çıkacak Olan Kitaptan Ara Ara Notlar



Bizim gökdelenlerimizin yanında gecekondularımız vardır. Halka çok benzer yapılar. Aralarında uçurum vardır ama hepsi aynı caddeye çıkar sonunda.

Adalar bisiklet, Arnavutköy piknik, Bakırköy kaos, Beşiktaş candır.
Kumkapı rakıdır, Kadıköy dershanedir.
Nişantaşı pahalı bir kahve ve vitrin, Bebek sahildir.
Üsküdar ezan, Beykoz ağaç, Avcılar deprem, Şile güneştir.
Levent takım elbise ve gökdelen, Fenerbahçe sükûnet ve köpektir.
Çatalca uzaktan olan ama sevilen bir akraba, Eyüp açlıktan ağzı kokmuş bir sokak çocuğudur.
Ve hepsi bir yana Beyoğlu İstanbul’dur.

Öldüğümde Dünya’nın en güzel şehrinde yaşadım diyeceğim. Çünkü herkes İstanbul’da yaşayabilir fakat herkes İstanbul’u yaşayamaz.




Kadınlar olmasaydı şiirler yazmazdım, okulu bitiremezdim, parfüme para vermez aynaları bilmez ve annemi hiç tanımazdım. Hayal kurmazdım ve mutsuz bir bilim adamı falan olurdum herhalde onları düşündüğüm kadar bilimi düşünseydim mesela. Yalansız ve sıkıcı bir hayat olurdu, erkekler meraklarından birbirlerini öpmeye başlar, tanrıyı kızdırırlardı. Gerçi kadın olmasaydı tanrı da olmazdı. O ne kadar inkar etse de bunu benim tanıdığım en güzel kadın annemden sonra tanrıdır. Fakat biraz utangaçtır.


Sevgilim;

Beni neden hiç aramıyorsun? Gerçi arasan da ne konuşacağımı bilmiyorum, her zaman yazarken daha iyiydim. Şuan bir sahildeyim, her yerim kum içinde kaldı, sanırım denizi hala sevemedim. Burada yüz kadar insan var, çoğu boğulmamak için yüzüyor ve hepsi senden habersiz olmalı. Seninle tanışmamış oldukları için üzülüyorum onların adına. Hiç beklemeyecekleri biri onlar için üzülüyor şuanda. Bu içgüdü nereden geliyor emin değilim ama birazdan biraz suya gireceğim. Eminim ki suda da seni düşüneceğim. Sana senin de bunu beklemene rağmen seni sevdiğimi söylemediğim için üzgünüm. Bu durumun eminim psikolojik, sosyolojik ya da başka bir ‘’jik’’ açıklaması vardır elbet fakat ben bilimi de hiç sevemedim en az bu deniz kadar. Ama ben iyi birisiyim. Kötü ve kayıtsız gibi görünmek isteyen makul bir insan. Belki de bu yüz kişiden daha mutlu, daha insan.

Geçen sabah insanların dişlerini fırçalarken ne düşündüklerini düşündüm dişlerimi fırçalarken. Neydi dişlerimizi fırçalarken aklımızdan geçenler? Kimsenin böylesi bir işle meşgulken dünyayı ya da salt beyaz dişlerle kendini kurtarmayı düşündüğünü sanmıyorum. Sanırım gün içindeki en boş şeyleri bu birkaç dakikada düşünüyorduk. Bu esnada ya evi dolaşıyor, televizyona bakıyorduk boş boş ya da içten bir şarkı mırıldanması yahut aynadaki bizdeki son gelişmeleri inceliyorduk. Şuan hiç daralmadan, sıkılmadan söylüyorum ki uyandığımda aklıma gelen ilk şeysin. Ve dişlerimi fırçalarken ya da tamamen farklı eylemlerde de orada olmayı becerebilen teksin.

Sana âşık olmak, orospunun birine tutulmak kadar umutsuz, bir köylü güzelini sevmek kadar masum ve bazen saatlerce dalıp gittiğimde bana titreyen elleriyle su getiren babamın elleri kadar tedirgin bir iş. Sen eski beraber olduğum kişilere göre sahilde geçirilen bir gün gibisin. Ve bütün bu aptal âşık laflarını bana yazdıran Julietin siluetisin.

24 Ekim 2010 Pazar

Yeni Kitap Hakkında...


Yeni kitabımın çalışmaları hızla sürüyor.

Zaman verirsem gerilirim bu yüzden ne zaman çıkacağı konusunda bilgi veremeyeceğim ama en azından bir altı ayı var.

Yazıların şu anki gidişlerine göre yarı otobiyografik - dramatik türde çıkacak.

İlk kitaptaki kısalı-uzunlu denemelere göre daha derin ve uzun konuları işlediği aşikar.

Ve ismi... Şuan aklımda bir isim var hatta o isimle açıyorum dosyalarımı ama bunu da şuan paylaşmaktan yana değilim.

Yeni kitabın bazı bölüm başlıkları şöyle;


  • İtiraflarım
  • Benim hikayem de her erkek gibi aynı yerden başlıyor. Annemden.
  • Masumiyetin Ziyanı Olmaz…
  • Hesaplaşmalar
  • Otel Odası Günlükleri
  • Gönderilmeyen Mektuplar

29 Eylül 2010 Çarşamba

Vikisöz'den...


  • Dünya üzerindeki en fiyakalı uyuşturucu müziktir.

  • Ölmek için yaşıyoruz ama bu insanı karamsar yapmamalı çünkü dinlediğimiz güzel bir şarkı, sevebildiğimiz bir adam, öpüştüğümüz bir bayan, başını okşadığımız bir kedi, sessizce izlediğimiz bir uçurtma ya da yaptığımız bir makarna… Hepsi burada. Tadını çıkartmalıyız. Ama çocuklar, siz o kadar iyisiniz ki henüz hala küçükken…

  • Gene de âşık falan değilim bu kıza. Sadece bazen ağır çekimde birbirimize doğru koştuğumuzu ve bu sırada siyah, deri bir ceket giydiğimi hayal ediyorum. Gene bazı gecelerde karanlığı değiştirebilecek bir ışık ve o ışığın ardında onu bekliyorum, gözlerimi kapattığımda onunla uyanıyorum, katılmak zorunda olduğum kimi sohbetlerde o şimdi burada olsaydı bu lafa nasıl bir yorum getirirdi acaba diye düşünüyorum, onu hatırlatan müzikleri dinlemeye dayanamıyorum, bazen elbise mağazalarına giriyorum ve o benim eşimmiş gibi ona elbise bakıyor ve ona yakıştırmaya çalışıyorum, yanımda onu giydiğini ve bana baktığını hayal ediyorum ve bir de bir yerde kapı varsa o şimdi ansızın bu kapıdan girse ne yapardım diye düşünüyorum. Yani onu özlüyorum hepsi bu. Ve şu kapılardan nefret ediyorum, insanları beklentilere sokuyorlar telefonlar ve bayramlar gibi.

  • Sana âşık olmak, orospunun birine tutulmak kadar umutsuz, bir köylü güzelini sevmek kadar masum ve bazen saatlerce dalıp gittiğimde bana titreyen elleriyle su getiren babamın elleri kadar tedirgin bir iş. Sen eski beraber olduğum kişilere göre sahilde geçirilen bir gün gibisin. Ve bütün bu aptal âşık laflarını bana yazdıran Julietin silüetisin.

Aytuğ Akdoğan.

Constantinople, Turkey.

Moonlight Over Constantinople, Turkey. 1905.


Mosque and street, Scutari, Constantinople


View from the bridge, Constantinople


Galata bridge, Constantinople, Turkey.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Aile Güzel Bir Hayaldir - Masumiyetin Ziyanı Olmaz.

Ama en güzeli nedir biliyor musunuz, bu şehirde aklı başında bir yetişkin olmaktan çok şuursuz bir çocuk olmak.

Çocuk olmak İstanbul’da yıllar sonra yeniden… Yeniden o küçük bedene dönmek, sadece bir günlüğüne benim için herhangi bir doksanlı yıla herhangi bir güne ve Zeytinburnu lojmanlarına. Gözlerim daha maviyken ve daha canlıyken bir rüyaya uyanıp bir günlüğüne yeniden küçük el ve bacaklara sahip olmak. Kayıtsızca son bir saklambaç daha oynayıp saklanılan yerden hiç çıkmamak ve dizlerdeki yaraları soymak ardından nasıl bir şey çıkacağını merak ederek. Her soyuştan sonra aynı pişmanlığı yaşamak.

Söz tanrım ertesi sabah kaldığım yerden devam edeceğim bugüne ama götür beni bir günlüğüne. Götür tekrar eskilere ve her şey netleşsin. Aslında nasıl bir çocuktum ben bugünün gözleriyle tekrar görebileyim dünümü. Son bir kez bizimkilerle çay içmeye oturayım oturma odasında ve Televole’yi açalım gene çok önemli bir programmış gibi pür dikkat izleyelim sadece. Hiçbir şey düşünmeden hiçbir şey konuşmadan. Söz hiç çaktırmayacağım gelecekten geldiğimi bir günlüğüne. Ve döndüğümde kimseye bahsetmeyeceğim bu rüyadan.

Her şey o kadar hızlı ilerliyor ki… Bir bakacağız ki yüzümüz buruşmuş ve neyi özleyeceğimizi şaşırmışız. Ve herkes ölmüş, bir biz kalmışız… O bir gün de çabuk geçecek. Ve önümüzde bizi bekleyen binlerce gün de. Ölmek için yaşıyoruz ama bu insanı karamsar yapmamalı çünkü dinlediğimiz güzel bir şarkı, sevebildiğimiz bir adam, öpüştüğümüz bir bayan, başını okşadığımız bir kedi, sessizce izlediğimiz bir uçurtma ya da yaptığımız bir makarna… Hepsi burada. Tadını çıkartmalıyız.

Ama çocuklar, siz o kadar iyisiniz ki henüz hala küçükken… Bazen hala gidiyorum o lojmanlara ve yeni on yaşındaki Aytuğlar görüyorum dışarıda. Onlar bilmiyor en güzel günlerini geçirmekte olduklarını. Ben de bilmezdim ileride en çok o günleri özleyeceğimi. Şimdi yanlarına gidip anlatsanız bütün bunları, anlamsızca yüzünüze bakarlar herhalde. Ya da olur ya aralarında bir günlüğüne oraya dönen bir tanesine denk gelirseniz ‘’Biliyorum salak!’’ diye lafı yersiniz. Yalvarırım kıymetini bilin çocuklar. Bıkana kadar oynayın şu oyunlarınızı ve evden, aileden uzaklaşmak için gün saymak yerine onları daha çok, daha çok sevmeye bakın. Hem, masumiyetin ziyanı olmaz…

17 Ağustos 2010 Salı

Kısa kısa... Kıza kıza...


Ben ve arkadaşlarım, bir ortamda birbirimize yumurta atıp yiyorsa tutma dediğimizde kimse tutmazdı o yumurtaları. Sisteme ve ahlaka böyle bir başkaldırıyla büyüdük biz. Tamam, belki bazen hayatın tadını çıkartacağız diye bokunu çıkartmış olabiliriz ama aslında masum olandır karşı gelen.

Özellikle eskiden uyuduğum yerler bile belli değildi, müthiş bir boş vermişlik içinde yokçu bir hayat sürerdim. Her gün anlamsız yerlerde yatıp ve gene her gün aynı şekilde kuşlarla gelen sabahlarla başlayıp günlerimi geçirirdim. Yaşıtlarım sabahları okula gider akşamları o okuldan çıkarlardı. Ben ise genelde onlar sabah okula giderken yeni yatmış, çıkış zilleri çaldığında ise yeni uyanmış olurdum. Ama kendimce haklıydım, sınav haftasında okula gider ve öğrencilerin aylarca derste gördükleri ve sözde dinledikleri konuları birkaç gecede hatim eder biraz da önceleri orada burada okuduğum bilgilerle konuları harmanlar ve hiç zayıf getirmezdim. Akıllı bir serseriydim. Bazen girmek zorunda olduğunuz yazılı sınavlara hiçbir şekilde çalışmadan ve hazır olmadan girin ve çevrenizdekileri hayatları için nasıl canla başla sevmedikleri bir işle uğraştıklarını gözlemleyin. Sanki sistem bütün bu çabalarına karşın gelecekte onlara istediği işleri ve yaşamı verecekmişçesine insanların kandırılışlarına tanıklık edin. Bu bir tecavüz ve kimse istediğini alamayacak çünkü her zaman kasa kazanacak. Yapılması gereken tek şey, gerçekten iyi olunan ve sevilen işi bulup yola koyulmak. Yuvarlaklar doldurup gelecek satın alamazsınız yaşamdan.

Düzene, kanuna, dine, ahlaka ve benzeri normlara karşı olmak için hiç çabalamadım. Zaten farkında olarak ya da bilinçsiz bir şekilde bu tarzda yetişmiş ve bu evreyi tamamlamıştım ve tercih ettiğim hayatımdan bir an bile şüphe duymadım. Zaten aslında o kadar da ileri gidemedim henüz deliliğe övgüde. Her insan kıyafetlerinin altında çıplaktır, benim amacım hep, o çıplaklığı, o natürelliği ön plana çıkartmak olmuştur.

Artık düzüşemeyecek kadar yaşlanmış olan subayların emirleri ve karşılarındaki yüksek duruşlarıyla erleri sikmeye çalıştığı az bulutlu çok güneşli bir günde militarizmi düşündüm.

Vatan, din, ahlak ve kanun normlarına karşı olan kayıtsız duruşumla onların, o yapının içindeydim çünkü ben de bir subay çocuğuydum. Neyse, en azından bir orospunun çocuğu değildim. Ve evet, yoğun bir ironiyi barındırmaktaydım içimde.

Bol yıldızlı, galaksi ve evren ötesini andıran gösterişli bir üniformanın ve bolca terle üzerine titrenmiş protein dolu gelişmiş bir vücudun altında kaliteli bir kişilik yatamaz. Bütün o üniforma merakı ve uğraşlar kişinin ilk gençlik yıllarındaki bastırılmış duygularıyla alakalıdır. Sanırım bu yüzden subaylar pek alkol sevmez, bilinçaltı risklidir.

Polis, asker ya da tanrı gibi sözde güçlü kavramların halkı uyguculuğa yönlendirmeye çalışması ve aksi takdirde onu yasa ya da ateş gibi fenomenlerle cezalandırmaya çalışması toplumun onları istemeye istemeye sevmeye çalışmasına ve kabullenmesine neden olmuştur ve rönesansta batıda yakalanan sanattaki ve dindeki laik yapı bugün de sürdürülmeye çalışılırken bizde konformist rejim ilerleyerek amip gibi yayılmaktadır.

İlk çağlardan günümüze kadar değişmeyen birçok şeyden biri de insanların tanrıyı içlerinde bulup da onu sevdikleri için iyi birer birey olmaya çalışması yerine ondan ve azabından korktukları için daha az kötülük yapmayı hedeflemeleridir. Belki bundaki etken İncil’in ‘’Tanrı Sevgidir’’ demesine karşın Kuran’daki keskin, korkuya dayalı yargılardır. Yani bu tür rejimler aslında insanların ne kadar aciz ve ikiyüzlü olduklarını gözler önüne serebilmektedir, bu ve benzeri durumlar toplumdan ayrı yollarda yürümeme neden olmakta ve tabiî ki natürellikten uzakta. Zaten oldum olası dinleri sevemedim. Hepsi birbirinden farklı ama hepsi birbirine yavşaklık konusunda çok benzer.

Sana beni getirdim!

Sevgilim;

Beni neden hiç aramıyorsun? Gerçi arasan da ne konuşacağımı bilmiyorum, her zaman yazarken daha iyiydim. Şuan bir sahildeyim, her yerim kum içinde kaldı, sanırım denizi hala sevemedim. Burada yüz kadar insan var, çoğu boğulmamak için yüzüyor ve hepsi senden habersiz olmalı. Seninle tanışmamış oldukları için üzülüyorum onların adına. Hiç beklemeyecekleri biri onlar için üzülüyor şuanda. Bu içgüdü nereden geliyor emin değilim ama birazdan biraz suya gireceğim. Eminim ki suda da seni düşüneceğim. Sana senin de bunu beklemene rağmen seni sevdiğimi söylemediğim için üzgünüm. Bu durumun eminim psikolojik, sosyolojik ya da başka bir ‘’jik’’ açıklaması vardır elbet fakat ben bilimi de hiç sevemedim en az bu deniz kadar. Ama ben iyi birisiyim. Kötü ve kayıtsız gibi görünmek isteyen makul bir insan. Belki de bu yüz kişiden daha mutlu, daha insan.

Geçen sabah insanların dişlerini fırçalarken ne düşündüklerini düşündüm dişlerimi fırçalarken. Neydi dişlerimizi fırçalarken aklımızdan geçenler? Kimsenin böylesi bir işle meşgulken dünyayı ya da salt beyaz dişlerle kendini kurtarmayı düşündüğünü sanmıyorum. Sanırım gün içindeki en boş şeyleri bu birkaç dakikada düşünüyorduk. Bu esnada ya evi dolaşıyor, televizyona bakıyorduk boş boş ya da içten bir şarkı mırıldanması yahut aynadaki bizdeki son gelişmeleri inceliyorduk. Şuan hiç daralmadan, sıkılmadan söylüyorum ki uyandığımda aklıma gelen ilk şeysin. Ve dişlerimi fırçalarken ya da tamamen farklı eylemlerde de orada olmayı becerebilen teksin.

Sana âşık olmak, orospunun birine tutulmak kadar umutsuz, bir köylü güzelini sevmek kadar masum ve bazen saatlerce dalıp gittiğimde bana titreyen elleriyle su getiren babamın elleri kadar tedirgin bir iş. Sen eski beraber olduğum kişilere göre sahilde geçirilen bir gün gibisin. Ve bütün bu aptal âşık laflarını bana yazdıran Julietin siluetisin...

Bu arada seni seviyorum...

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Sineklerin Çiftleşmesi

biraz önce bir belgesel izledim, kısa kesicem çünkü... her neyse, biraz sonra yapacaklarımdan da bahsedecek değilim bu fazla özel bir şey yoksa seni severim bilirsin.

şimdi bak, erkek sineğin çiftleşirken dişiyi kavraması ve kavrarken sıkı tutması gerekiyormuş ki diğer erkekler geldiğinde ilişkiyi bozmasın. sonrasında dişinin yumurtaları bırakmak için suyun altında uygun yer bulması gerekiyormuş. kanatlarında tuttuğu oksijenle dalıp bir su altı bitkisinin gövdesini yarıp oraya bırakacakmış. sonrasında kendisini salıp su üstüne belli bir zamanda çıkması gerekiyormuş yoksa ölecek. çıktığı zamanda ıslak kanatlarını çok hızlı çırpması gerekiyormuş, suyun üstünde yükselip uçabilmesi için. bir de tam suyun üstüne çıktığı zamanda kendisini bekleyen bir tehlikenin olmaması gerekiyormuş örneğin kurbağa gibi.

biz direk bitiriyoruz valla olayı, hatta ortalama bir türk erkeği götü boklu bir sineğin bile bu kadar emek harcayarak yaptığı olayı beş dakikada çözüyor. harbi.

8 Temmuz 2010 Perşembe

Hesaplaşma


Elimde bir sigarayla koşu parkurunda hızlı adımlarla yürüyorum. Bir yanlışlık var bu işte. Belli, bir yalnızlık var. Kalbimdeki ağlamayı durduramıyorum. Gene kafamda bir yüz, biri. Bu seferki diyorum epey farklı. Kızın ismi epey. Orijinal kıvırcık, sarı saçları, hafif kemerli bir burnu ama onu bir şekilde ilgi çekici ve tatlı gösterecek kadar başarılı tasarımlanmış yüz kemikleri var. Belli ki tanrı abimiz zaman harcamış. Cildi benimkinden bile beyaz, ince kollara sahip. Hem eğlenceli hem de cool bir tarzı var, sesi pek dişilik taşımayan ve ‘’ben asla hafife alınacak şeylerden bahsetmem’’ havası veren ciddi tonlar taşıyor. Babet giymeyi çok seviyor ve bu ona çok yakışıyor. Bedeninin oranlarını tahmin edebiliyorum ama numaralar verecek değilim ben yüzeysel bir insanım, yani tam sarıp sarmalamalık. Hiçbir şekilde cinsel ya da maddi düşünemezsiniz böyle biriyle. Aslına bakarsanız böyle biriyleyken zaten pek bir şey düşünemezsiniz, şahsen müthiş derecede salaklaşıyordum yanındayken. Gözleri çok güzel. Aslında gördüğüm en güzel bakan gözler. Onları en çok bana bakarken seviyorum. Kahverengi. Özlüyor insan. O şimdi bunu bilmiyor ama ben onu baya özledim, sevdim ve çok düşündüm. Hatta ona bir isim bile verdim; Benim hala umudum var. Ama şu geç kalmışlık hissi yok mu, ölüyorum.

Umut;

Her gün karşılaştığın, sohbet ettiğin, yolda gördüğün insanları, istemli istemsiz göz göze geldiğin her türlü yaratığı, karnını kaşıdığın anlamsız bir kediyi, eşlik ettiğin bir şarkıyı, benle alakasız düşündüğün aptal salak bir düşünceyi, su içtiğin bardağı, dudaklarına yakın olan ağzından çıkan her sözcüğü, kelimeyi, odanı, dahası yatağını çok kıskanıyorum. Sana çok yakınlar. Onlardan nefret ediyorum. Bütün bunları hiç düşünmeyen, yazmayan ve yanında olabilmesini becerebilen bir aptal olmak isterdim diğerleri gibi. Aptal aptal dolanırdık fazla detayına inmeden duyguların, ayaküstü terlemeden sevişirdik maksat boşalmak, öpmek için öperdim seni ve sen de öpüşmüş olmak için karşılık verirdin bana ve arkadaşlarımızla gün ağarana dek geyik yapar, biraz içer ve sızardık. Arada sırada seni yemeğe götürürdüm kendini çok önemli, çok ünlü birisi gibi hissettirebilecek yerlerde ve mum ışığında beni gerçekten sevmeye çalışırdın ama seni biliyorum ki sen aslında daha benim gibi birini istiyorsun. İlişki olurdu bunun adı ve ben seninle olmuş olurdum. Olur muydum?

Aytuğ;

Büyü artık. Aklın nerde? Aşkı vakti geldiğinde artık vakti dolan talihsiz bir bayanda zaten bulacaksın. Bu kişi şuanda dünyanın öbür ucundaki bir Afrikalı, bir Japon ya da Fransız da olabilir dahası bir erkek de olabilir henüz doğmamış da olabilir birkaç sene sonra ölecek de olabilir en yakınındaki kişilerden biri de olabilir şuan başka bir adamla öpüşüyor ya da bir salak için ağlıyor da olabilir, ilk defa bugün farkında olmadan reel mesafede de birbirinize yaklaşmış olabilirsiniz, belki taksimde senin girdiğin o sokağın bir aşağısındakine de o girmiştir ama tabii siz daha senin esas oğlan onun da esas kız olduğundan haberdar değilsiniz. Teoman’ın şarkısındaki gibi senin kağıt paran döne dolaşa onun cebine girmiştir belki de kim bilir? Ama telaşlanma. Onu da diğerlerinin sana söylediği gibi incitecek, hayal kırıklığına uğratacak ve gene yıpranıp yıpratacaksın. Ya da artık gerçek bir erkek olacaksın, adam gibi ilişkilerin olabilecek ve o gün yeniden doğacaksın. On beş yıl sonra bunları tekrar oku ve on beş yıl sonrası için tekrar yaz. Şimdilik kendine iyi bak. Ya da bakmamaya devam et belki yazacak bir şeyler bulursun, ne de olsa sen bunun peşindesin her şeyden çok. Yalan mı?

Modjo;

Dünya’daki en güzel müziği zamanında siz yaptınız. Zamanında diyorum çünkü yıllardır yeni bir albüm olmadı yeni bir single o da olmadı herhangi bir özelliği olmayan ama sizin adınızın geçtiği ‘’yeni bir şey’’ bekliyorum ama anladım bu hiç olmayacak. Ne zaman siz Lady Hear Me Tonight şarkısını söyleseniz benim içimdeki bütün karmaşıklık, koca evrende aslında boktan bir toz parçası oluşum ya da aslında hiç var olmayışım yahut hiçbir şeyin varlığını kanıtlayamayışımdan dolayı ortaya çıkan şizofrenik yapım, dans edip alkol alma ihtiyacım ya da her şeyi ama her şeyi geride bırakıp bambaşka bir yaşamda bambaşka bir insan olmak için yollara çıkma güdüm ortaya çıkıyor. Yani Allah varsa razı olsun.

Anne;

Amacım seni de böyle araya sıkıştırmak değil ama yazarken daha mantıklı olabiliyorum bazen bu yüzden sana da bir uğrayayım dedim. Biliyorum pek beklediğin, istediğin ve olması gereken bir evlat olamadım bir ucube gibi avarelikler yapmaktan fırsat bulamadığım için ama aslında özünde çok iyi bir insanım ben. O öze ineceğiz bir gün beraber. Ama dikkat et ölme bu aralar sigarayı çok arttırdın. Babama selam.

Sevgili tanrı;

Sık sık seninle ilk karşılaşmamızda sana ilk olarak ne soracağımı düşünüyorum. Bugün anlıyorum ki benden önce senin bana soracağın çok daha fazla şey olacak. Galiba en çok ‘’neden?’’ diye soracaksın. Bilmiyorum…

Gene de âşık falan değilim bu kıza. Sadece bazen ağır çekimde birbirimize doğru koştuğumuzu ve bu sırada siyah, deri bir ceket giydiğimi hayal ediyorum. Gene bazı gecelerde karanlığı değiştirebilecek bir ışık ve o ışığın ardında onu bekliyorum, gözlerimi kapattığımda onunla uyanıyorum, katılmak zorunda olduğum kimi sohbetlerde o şimdi burada olsaydı bu lafa nasıl bir yorum getirirdi acaba diye düşünüyorum, onu hatırlatan müzikleri dinlemeye dayanamıyorum, bazen elbise mağazalarına giriyorum ve o benim eşimmiş gibi ona elbise bakıyor ve ona yakıştırmaya çalışıyorum, yanımda onu giydiğini ve bana baktığını hayal ediyorum ve bir de bir yerde kapı varsa o şimdi ansızın bu kapıdan girse ne yapardım diye düşünüyorum. Yani onu özlüyorum hepsi bu. Ve şu kapılardan nefret ediyorum, insanları beklentilere sokuyorlar telefonlar ve bayramlar gibi.

-----------

Biraz uzunca yükledim, yordum kusura bakmayın. Seneye bir kitap daha çıkartmayı düşünüyorum fakat bütün olarak pek yazamıyorum kafamda hala kavak yelleri esiyor ama toparlanmayacak gibi de değiller, neyse. Devamı yeni kitapta artık.

7 Mart 2010 Pazar

Aylardır her şey yolunda gidiyor ve bu beni çok rahatsız ediyor...

Aylardır her şey yolunda gidiyor ve bu beni çok rahatsız ediyor. Çünkü bu yüzden hiçbir şey yazamıyorum! Okkalı bir huzursuzluk ya da ciddi derecede bir aydınlanma olmadan (burada kimyasal maddelerle haşır neşir olmadan ışığı görebilmek önemli) ya da yeni günahlar işlemeden olmuyor bu iş. Kalemler eskisi gibi tutkuyla, mücadeleyle değmiyor parmaklarıma ve zihnim karman çorman bir halde. Eskiden gözlerimi kapattığımda güzel göğüsler, havai fişekler, zamanın ötesinde bir kır evi ya da en kötüsü içi sahte bir sevgiyle doldurulmayı bekleyen bir vazo falan görürdüm karanlıkta. Artık gözlerimi kapattığım an uyuyakalıyorum! Aslında yazacak çok şey birikti bu aylar içinde ama nereden başlamalı… Geçen gün farklı denilebilecek bir deneyim yaşadım. Onu bile nasıl kelimeleri toparlayıp da kağıda resmedebileceğimi bilemedim. Ve karar verdim ki yazamamayı yazacağım.

31 Ocak 2010 Pazar

İstanbul'u Yaşamak...

Bir insanı tanıdıkça seversiniz, ya da hiç tanımadığınız için.
Günden güne bir kıza âşık oldum.
Gözleri, saçları, elleri…
En son ne zaman gerçekten yaşadığınızı hissettiniz?
Ya da tam tersi, bir rüyanın içinde bulunduğunuzu?
Ben ikisini de onun yanındayken yaşıyordum.
Her buluşmamızda hayatı…
Sadece hayatı mı?
Sokakları, insanları, kedileri, vapurları, en önemlisi de on yedi yılımı beraber geçirdiğim İstanbul’u sevdirdi bana.
Ve yaşadığım bu olağanüstü şehre, bugüne kadar yazılmış en güzel yazıyı yazmayı kendime bir borç edindim.
Öyle ya elimden tek gelen şey yazmaktı.
Belki bunu bundan otuz yıl sonra yapacaktım ama bir gün bütün insanlar bu şehri benim kalemimden okuyacaktı.
Tanrıdan sonra İstanbul vermişti o kızı bana.
Onun vapurlarında sevdiğimin yanına gitmiş, denizlerini aşmış, onun sokaklarında dolanmış, onun manzarasında oturmuş, onun hikayesine tanıklık etmiştik.

Bir gün kızım olursa adını İstanbul koyacağım.
İstanbul kadar yaşlanabilmesi için.
Bu şehirde o kadar insan, o kadar apartman ve o kadar yaşam var ki…
İlk bu şehirde seviştim,
İlk bu şehirde sarhoş oldum.
Zaten ilk sarhoş olduğum gün ilk seviştim.

Ben anlattım camiler hatta boğaz dinledi bir ara.
Bazen de İstanbul sövdü bana içime attım.
Yaşlıdır dedim, hakkıdır..

Bu şehirde açan güneş bir farklı,
Yağan yağmur bir başka hüzünlü,
Yağan karı bir başka paktır.
Bu şehirde açan çiçek iki katı güzel kokar çünkü pek açacak çiçek bırakmadık ardımızda.
Yıldızlar diğer şehirlere nazaran daha çok parıldar ve insanlar bir güldü mü bütün bir sokağı sevince koyar.
Bu şehrin insanları bazen öyle kahpe olabilir ki sizi İstanbul’dan bile soğuturlar.
Sonra şöyle bir bakarsınız boğaza, boğaz hemen alır gönlünüzü.
Zaten onlardan önce vapurlar iki ıslık çalar, taksiler iki korna…
Bu topraklarda yaşayan insanların kabahatini üstlenir ve hunharca sizi ateşe geri çağırır.
Ateştir bu şehir, yakar ama öyle bırakıp gitmek kolay değildir.
Öyle tatlı, öyle ironik bir memlekettir burası.
Bizim gökdelenlerimizin yanında gecekondularımız vardır.
Halka çok benzer yapılar.

Aralarında uçurum vardır ama hepsi aynı caddeye çıkar.

Öldüğümde Dünya’nın en güzel şehrinde yaşadım diyeceğim.
Çünkü herkes İstanbul’da yaşayabilir fakat,
Herkes İstanbul’u yaşayamaz…


22 Ocak 2010 Cuma

Sen, Ben, Eller.


Bir ten kokusu beni bu denli baştan çıkartabilir miymiş, bilmezdim.
Yaparmış.
Ve sayende bir avucun içinde başka bir avucun ne kadar güzel yer edinebildiğini öğrenmek...
Minnettarım sana.
Çünkü bir pazar sabahı uykusu ve kahvaltısı kadar çok sevdim seni.
Ağzımda, gözümde tebessümlerle dolandım sokakları.
Ama ellerim gene ceplerimdeydi. Yanımda olsaydın ellerini tutarlardı.
Bugün en çok sitemi ellerim ediyor zaten. Nerde o kızın elleri diye diye soğuktan kaskatı kesildiler.
Sayende yıllar sonra saçlarıma tarak değdi, banyoma yeni şampuanlar girdi, ilk defa bir parfüme para verdim mesela. İlk defa nasıl göründüğümü umursar oldum. Düşünmek güzelmiş.

Sen Eylül’de doğmuşsun. Şehri yağmurlar paklarken. Ben Ağustos’ta. Sıcak, insanları bezdirirken bir ben eksikmişim.
Yüzünde hep sonbaharın tatlı hüznünü yaşayan senle yaz aylarının bütün kayıtsız özelliklerini bedeninde taşıyan ben, aşkı denedik…
Sonra ansızın bitirelim dedik…
Dedik ama söyle hangimiz galip çıktı bu sonla beraber?
Birbirimizi birbirimizden esirgeyerek, neyi kanıtladık kendimize?
Peki gerçekten istediğin gibi silip atabildin mi beni?
Yoksa sen de zorlandın mı en az benim kadar?
Ne oldu biliyor musun?
Biraz önce sen şimdi bu kapıdan içeri girsen ne yapardım diye düşündüm.
Sonra düşüncelerimi kendime yediremedim.
Utandım kendimden, güçlü ve umarsız gibi görünmeye çalışan bu diri bedenin aslında sana nasıl hala müptela olduğunu fark ettiğim için.
Sen, bana inanılmaz şeyler hissettirebilen bir mucizeydin benim için. Bu yüzden senden nefret ediyordum, bu yüzden sana hala aşığım.
Seninleyken bir can daha taşıyordum.
O gün ikimizi de öldürdün.
İçimdeki seni de, sahip olduğun beni de.
Bir şey daha…
Benden sonra beraber olacağın kişiler için acıyorum sana…
Gelecek, güzel gelecek.
Ama bizim için değil…

01.22.10 aytuğ.

17 Ocak 2010 Pazar

Bir Yaz Gecesi Rüyası


'' Yüzünde küçük çukurlar olan yaşlı kadın, başına taktığı yaşına inat pembe örtüyle dans ediyordu çingene gecesinde.
Ameliyattan sonra sargılarının açılmasını bekleyen kör adamın umuduyla bekledim gelmeni bende.
Ay ışığında içimdeki küçük çocuk ortaya çıkardı kurt adam yerine.
Uluya uluya ağlardı yabani benliğinde .
Yalvarırdı.
Ben kabul etmez gururuma inat beklerdim gelmeni ama gelmedin.
Ateş söndü sahilde.
İçenler sızdı.
Şarkılar sustu.
Dalgalar bile sıkıldı rutin karaya vurmaktan sular çekildi.
Yaşlı kadın dans ederek öldü
Mevsimlere anlam yükleyenler derneğinden gelen bir habere göre,
Bu baharda yine yalnız başına geçecek sessiz sedasız ve
İlk yada son olmayacak.
Bu kaçıncı bahar sensiz demek istiyorum kedice.
Belki sana anlatabilirim derdimi.
Bir lisan bir kedi olmalı.
Çünkü kızıl saçlı kara kedi yatar suretinde. ''

William Shakespeare
Bir Yaz Gecesi Rüyası.