22 Ocak 2009 Perşembe

Doğaya

Bir ayağı diğerinden birkaç cm daha kısa olmasına rağmen bir zamanlar herkesi imrendirecek kadar güzel dans eden şair Lord Byron’un çok güzel bir lafı var.
'' Yolu olmayan ormanlarda mutluluk vardır, yalnız yürünen deniz kıyısında sevinç. Topluluklar vardır kimsenin zorla girmediği derin denizlerde, sesinde de müzik. İnsanı az seviyorum diyemem, ama doğayı daha fazla... ''
Aynı şairin “Sevilen kadın için ölmek, onunla beraber yaşamaktan daha kolaydır.” Gibi ciddi anlamda kaliteli aforizmaları da mevcut fakat doğa konusunda belirttiği bu söz gerçekten beni çok etkilemişti hatta bu söz daha önce de bahsettiğim ‘’ into the wild ‘’ filminde geçtiği için daha da kıymete binmişti benim gözümde.
En büyük hayalim.
Alıp başımı gitmek çok uzaklara. .Tamamen başka bir yaşamda başka bir insan olmak. Üzerinde yaşayan insanların dilini dahi bilmediğim bir ülkenin sokaklarında ellerim cebimde dolaşmak. Bir daha bir yerlerde rastlamayacağımı bildiğim insanların arasında tamamen benliğimle dolaşmak. Kendimle ve şehrin gereksiz telaşıyla baş başa kalabilmek ya da kalabalıklardan tamamen arınmış bir yerlerde kayıtsızca var olmak.
Çünkü sıkıldım artık tiyatrodan.
Ve ben iyi bilirim yolu olmayan ormanlardaki mutlulukları ve dalgaların dostumsu hallerini.
Martı sesleri bana hep gelecekti güzel ve huzurlu günleri anımsatmıştır, özgürlüğün keyfini ve doğanın büyüleyici farklılığını.
Birkaç saniyede bir kendini yenileyerek vuran deniz dalgaları ise yalnızlığın dayanılmaz hafifliğini.
Eğer güzel bir havada bütün benliğimle deniz kenarında bir bir vuran dalgalar eşliğinde martılarla dertleşiyorsam o an küçük bedenimde taşıdığım büyük ruhun farkındayımdır.

Bir fotoğraf vardı, genç taşların tepesine çıkmış okyanusun dost canlısı dalgaları eşliğinde kitabını okuyordu.
Gözünde geniş çerçeveli gözlük ve kafasında uzunca saçları ile.
Dakikalarca dikkatle incelemiştim o fotoğrafı ve epey özenmiştim o gence.
Orada, o şekilde okunan satırların vereceği keyif apayrıdır çünkü o an gerçekten yaşadığınızı hissedersiniz.
Oysa biz sabahları kalkmamızla beraber bir karaktere bürünüyoruz ve sokaklara çıkıyoruz.
Sanki hepimiz doğuştan sanatçıymışçasına!

3 yorum:

jeanange dedi ki...

Umut vadedici olsa da, Türkiye'nin en genç yazarı gibi niteleyeci bir sıfatı almak için fazla, nasıl denir, sığ bir anlatım. Yermek ya da yıkmak değil amacım, verilen sıfata bakıp subjektif değil de objektif bir gözle okunduğunda yazdıkların eksik noktalamaların özensiz kelime seçimlerin yüzünden bayağı geliyor kelamlar.

Ha ama gençlik tabi, Türkiye'nin - şüphesiz ilk sömestresini henüz tamamlamış kuzenimden sonra - en genç yazarı olunca insan, kendimi geliştiriyorum diye bir tabelanın ardında oluyor.


Yine de kalemine sağlık, pembe fon güzelmiş =)

falez sel dedi ki...

böylesine içli, duygulu, hevesli insanlar görmek çok hoşuma gidiyor.sözcüklerle uğraşmaya eğilim, elbette güzel bir seçim. lakin abartmak ya da abartılmaya göz yummak... ah hayır. başta, 'yazar' sözcüğünü sıfatın edinmek için, önce bunlara karşı çıkmalısın ki 'yazarlık' a saygın olduğunu anlayabilelim.
yine de dediğim gibi, içini kelimelere dökmen pek hoş. ama hayranın olabilmem için yazdıklarının sıra arkadaşımınkilerden farklı olması gerekiyor.

leyla caulfield dedi ki...

lord byron'ın o sözü öyle değildir.

"mutluluk uçsuz bucaksız ormanlardadır;
mutluluk bomboş sahillerdeki coşkudadır;
insan elinin değmediği bir yerdedir;
denizin diplerinde ve gürlemesindedir;
insanları severim,
ama doğayı daha çok severim..."

olması gerekmekte.


bunun dışında, into the wild topluluktan kopma, uzaklaşma felsefesini değil, bir "sevgi arayışını" anlatır. filmden (yahut kitaptan, ki bir kitaptır evet, hatta yaşanmış bir hikayedir) "heleloy her şeyden sıkıldım alayım başımı gideyim" düşüncesi çıkartmak fazlasıyla sığ, hatta materyalist olmayı gerektirir ki zaten materyalist insanlar hayat düzeninden yorulur; geride kalanlar yalnızca hayatta kalmaya çalışmak fazlasıyla meşgullerdir zaten.

lord byron'ın ilgili vecizeleri de dönemin sevgi pıtırcığı yazarlarını bu yüzden etkilemiştir zira, "sevgiyi insanlarda değil doğada aramamız gerektiğini" savunur byron, sevdiğin kadın için ölmeyi "kolay ve anlamsız" bulur, hatta "tarzan" bu düşünceden doğmuştur. hem o dönemde her insan iyi dans ederdi malumunuz, tek ayaklı insanlar dahi.

sevgiler