20 Ağustos 2009 Perşembe

Başımı biraz belaya sokacağım seninle

Senin için farklı düşüncelerim var sevdicek.
Genel olarak hissettiklerimden farklılarını hissettirebildiğin için bana.
Başına buyruk kalbimi daha da bir kirleteceğim biraz aşk ile.
Bir süreliğine seninle yıkanacak ve akça pakça gezeceğim belki,
Ama biliyorum ki bu işin sonunda daha uzun vadede daha da yalnız ve pis birisi olacağım.
Zaman zaman aklıma düşecek yeniden yüzün ve midem ağrıyacak senin yüzünden.
Senin bana ve yaşadıklarımıza olan kayıtsızlığından ötürü biraz sinirleneceğim belki de sana.
Ama senden sonra katlanmam gereken şeyleri bu aralar pek de umursamıyorum.
Çünkü senin için farklı düşüncelerim var sevdicek.
Başımı biraz belaya sokacağım seninle.
Seni yaşamam için beni üzmene izin vermem gerekse de, al bu kalp senindir artık bebeğim.
Belki bu sefer mutlu oluruz gerçekten.
Kim bilebilir bütün bir döngünün aslında sadece bu zamanda bizi birleştirmek için var olmadığını?
Bende senden, sende de benden büyük parçalar bulunmadığını?
Senin yapbozunun eksik parçalarının bende, benim yapbozumun da kaybolduğunu sandığım parçalarının sende olmadığını?
Biraz sarhoş olmalıyım…
Bu sefer kaçmayacağım hiçbir şeyden ve ayrılsak bile gitmeyeceğim buralardan buralardaki anılarımıza inat, sensizken de var olabilmesini becereceğim. Sırf bir gün aynı senin gibi biriyle daha ya da bir umut yeniden seninle olabilmek için. Hayat umuttur.
Hayatıma bu şekilde girmene izin vermeme rağmen benden vazgeçmene bile kızmayacağım.
Ya diyeceğim. Ya hiç girmeseydin hayatıma? O zaman ne yapardım ben?



28 Temmuz 2009 Salı

Ben Hep 17 Yaşındayım

Kitabın önsözünü, sonsözünü ve arka kapağını da vereyim bari buraya. Bir onlar kalmıştı zaten nete düşmeyen =) Sık sık belirtiyorum şimdi hazır blogcanın en üstüne gelmişken tekrar yazayım;

Kitap Ekim ayının sonlarında beş bin basım ile bütün kitapçılarda olacak! ''Ben Hep 17 Yaşındayım.''

Önsöz:

Arayışlara, sevmelere, var oluşa, doğaya, tanrının ‘’bir’’ligine ve düşünebilen, sorgulayabilen insanlara ithaf edilmiştir, sadece onlar için yazılmıştır.

Ve tabiî ki aynı yaşta olmamıza rağmen çok farklı hayatlar yaşamış olduğumuz ve gene benim yaşımda olmasına rağmen idam edilmiş olan Erdal Eren’in yaşayamadıklarına ithaf edilmiştir.

Bakmayın siz yaşıma ya da görünüşüme, okuyunuz, okutunuz.

Sonsözde görüşmek üzere…

Sonsöz:

Onlar fark edemezler diyerek başladığım kitabımı nasıl bitireceğim hakkında en ufak bir fikrim bile yok. İstediğiniz ya da beklediğiniz şeyleri yazıp yazmadığımdan da emin değilim, tek bildiğim içimden geldiği gibi yazdığım. Bence olması gereken de bu olduğu için seveceksiniz yazdığım bu kitabı. Beğenmediyseniz baştan okumalısınız, gene beğenmeyecek olursanız, başaramamışımdır…

Ben bu yola ‘’Romanımı yazsam hayatım olur’’ diyerek çıktım. Aslında bir gün ailecek gittiğimiz kampın birinde kızın birine fena tutuldum, konuşamadım, o gün yazmaya başladım. Ve ortaya 17 yaşın masumiyeti, arayışı ve şehvet düşkünlüğü çıktı. Aşkın artık bir şehvet düşkünlüğünden fazlası olmadığını düşünüyorum zaman zaman. Yani sevgiliyle beraber uyumak, sevgiliyle beraber banyo yapmak, sevgiliyi bacak arasına alıp uyumak. Hepsi birer arayışın meyvesi, maksat tatmin olmaya çalışmak.

Yahu tamam tabiî ki şaka yapıyorum! Bu aralar gene yalnızlık içindeyim, saldıracak bir şeyler arıyorum haliyle. Bütün bir kitap size aşk şöyle güzeldir, böyle bir sarhoşluktur diye anlattım, şimdi tükürdüklerimi yalayacak değilim. Aşk falan güzeldir, yaşamak lazım. Karşı taraf zaten bizi anlayabiliyorsa uzun da sürer güzel de gider o ilişki, hadi kendinize iyi bakın. 19. yaşımda da okunmak üzere…

Kitabın arkasına gelecek yazı:

İstediğiniz ya da beklediğiniz şeyleri yazıp yazmadığımdan emin değilim, tek bildiğim içimden geldiği gibi yazdığım. Bence olması gereken de bu olduğu için seveceksiniz yazdığım bu kitabı. Beğenmediyseniz baştan okumalısınız, gene beğenmeyecek olursanız, başaramamışımdır…
Ben bu yola romanımı yazsam hayatım olur diyerek çıktım. Aslında bir gün ailecek gittiğimiz kampın birinde kızın birine fena tutuldum, konuşamadım, o gün yazmaya başladım. Ve ortaya 17 yaşın masumiyeti, arayışı ve şehvet düşkünlüğü çıktı.

Aşk için çok şey söyledim. Çoğu da zaten önceleri söylenmiş şeylerdi. Aşk bir hastalıktır, zaaftır, alışkanlıktır falan. Bence hepsinden de öte bir sarhoşluktur. Tadı güzel bir içkiyle sarhoş olabilmenin ayrıcalığıdır aşk. Kusması bile zevklidir o içkiyi. Sonunda kusacağını bile bile midene doldurursun o içkiyi. Herkes düşer bu paradoksa çünkü herkesin biraz kafayı dağıtmaya ihtiyacı vardır. Ama diyorum ya kusarken bile bir şeyler hissedersin. Farklı bir şeyleri içerir o hisler, farklı olduğu için tatlı gelir insana.

O içkiden hiç içmeyen sözde bilinçli insanlar vardır. Sağda solda içkinin, kusmanın zararlarını anlatırlar bir aptal gibi. Onlar evlerine sadece anahtarlarıyla girebilirken, her akşam yemeklerini yalnız yerken ve yataklarına tek başlarına uzanırken içlerine doğru kusarlar aşağılıklarını fakat farkında bile olmazlar. Bütün bunları herkes bir dönem yaşamış olmalı ki, insanlar içerler o içkiyi, vakti dolunca herkes kusar aşkını ve herkes çıkardıklarının o hayal kırıklığı yaratacak görüntüsüne rağmen yeni içkiler denemeye devam eder. Etmelidirler çünkü. Ta ki sarhoşluklarının sürmesine rağmen kusmayacakları ve kendilerine iyi gelecek bir içki bulana dek…

Aşk işte böyle bir arayıştır…

Gelecekteki Sevgiliye Mektup


Sevgili sevgilim.

Sana bu mektubu sen şimdi çok uzaklardayken ve ben ne yazık ki seninle henüz tanışmamışken yazıyorum.
Sana seni her daim mutlu kılacağıma dair bir söz verirsem hata yapmış olurum.
Sen beni henüz belki tanımıyorsun ama ben ancak mutlu iken başkalarını mutlu edebilirim.
Yani bu biraz da senin bana vereceğin mutlulukla alakalı.
Fakat ben bazen bana vereceğin her şeyin hakkını veremeyebilirim.
Böyle durumlarda bana kızma, çok da keyifli bir ailem olmadı benim. Aşkı küçük yaşta anne ve babamda değil sokaklarda öpüşen çiftlere imrenerek fark ettim.
Hayatıma olumlu olumsuz çok şey katacağını düşünüyorum.
Bu kısa bir sarhoşluk, uzun vadede daha da büyük bir yalnızlık ya da sadece cinsel birleşimler olabilir.
Hayat o kadar karmaşık bir hal alabilir ki, bir gün belki senden bile sıkılabilirim.
Bazı günler senden kaçmak isteyebilirim ya da ansızın sana sarılıp uyumak.
Böyle durumlarda benden korkacak gibi olursan…

Tanrı, benim sana en çok ihtiyacım olduğu zamanda verecektir seni bana.
En azından bu içgüdüsel düşünce benim seni sabırla beklememi sağlıyor.
Anlatabiliyor muyum senin benim için olan önemini?
Sensizlikten yani acizlikten bir salak gibi tanrıyı katıyorum cümlelerimin arasına.
Yoksa daha klasik yoldan ‘’Seni seviyorum aşkım bebeğim’’ mi demeliydim?

Biz birlikteyken her şeyin üstesinden gelebiliriz.

Belki birbirimize çok güzel çok pahalı hediyeler alamayabiliriz ya da ben seni sana kendini çok ünlü çok önemli birisiymiş gibi hissettirecek yerlerde yemek yemeye götüremeyebilirim. Ama el ele dünyayı dolaşabiliriz mesela. Elimizde bir harita bile olmadan her yeri gezip kaybolmayı göze alabiliriz sanki. Evet, evet birlikteyken böyle şeyleri deneyebiliriz. Belki bir ara hiçbir insanın barınmak istemeyeceği bir yerde çadır kurup içinde ve dışında günlerce yaşamayı deneyebiliriz. Ve emin ol artık mutlu da olabiliriz, sen ve ben artık ‘’biz’’ olmuşken.
Her sabah ilk kalkan öbürünü öperek uyandırabilir mesela. Hatta bu bir adet, gelenek görenek ya da kalıcı olması için daha ne gerekiyorsa ondan olmalı.
Senden bu tür çılgın deneyimlerde benimle olmanı istersem ve böyle durumlarda benden korkacak gibi olursan…

Dur daha söyleyeceklerim bitmedi.
Dedim ya anne ve babam kadın erkek ilişkilerinde bana pek iyi örnek olmadılar diye, işte bazen istemsiz olarak bana en çok yansıyan o kadın erkek ilişkisinden ötürü yılların acısını senden çıkartmayı deneyebileceğim zamanlar gelecektir.

Böyle durumlarda benden korkacak gibi olursan…
Bu tür zamanlarda benden ayrı gitmek isteyecek gibi olursan, anlarım seni sevgilim. Anlarım seni ve zaten seni senden önce ben ayırırım kendimden. Hatta senin ruhun bile duymadan sana başka ve daha olgun yeni bir ‘’ben’’ bile bulmaya çalışabilirim. Sırf ben, seni benden uzaklaştırdım diye yas tutmaya başlayacak gibi olurken seni çok sevdiğim için bir de senin beni artık düşünmemen için yaparım bunu.

Anlatabiliyor muyum senin benim için olan önemini?
Yoksa daha kısa yoldan ‘’Seni seviyorum aşkım bebeğim’’ mi demeliydim sana?
Sahi, mutlu olur muydun o zaman?
Kusura bakma, sen benden bunu beklesen bile ben aşkı ve hislerimi böylesine zavallı kısa yollarla anlatamazdım sana. Zaten beni biraz anlayacak gibi olsan, sen de yetinmezsin seni seviyorumlarla.

Gelecek zamana geçmişten yazılmış bir yazıdır bu. İçinde kaygılarımı da hayallerimi de barındıran. Henüz seninle hiç tanışmadan ama bir gün mutlaka beraber olacağımızı bilen benim, sana seni daha tanımadan bile neler yazabileceğimi gösteren bir mektup.

30 Haziran 2009 Salı

İstanbul Böyle İşte



oluyor sanki bu iş. fotoğrafçılıktan bahsediyorum. eskiye nazaran daha bakılabilir şeyler yakalayabiliyor gibiyim. bu iki fotoğraf sevip de kavuşamayanlara gelsin. üzerlerine tıklayıp büyük hallerine bakabilip arka planınıza koyabilirsiniz. zaten biliyorsunuz bütün bu anlattıklarımı. neyse uzatmı-cam! herkese iyi bronzlaşmalar. ok kib by asl pls mucx

29 Haziran 2009 Pazartesi

Poker Masası


Hepimiz oynamayı küçük yaşlarda bazı şeyleri görerek, hissederek ya da sadece denk gelerek öğrendik aslında. Yani pokerin nasıl bir oyun olduğunu hepimiz biliyoruz. Fakat her şeyi yaşayarak öğrenmek istiyoruz. Çok kazanmayı, kaybetmeyi, kaybedişin ardındaki yalnızlığı ve daha çok kazanma hırsını yaşayarak öğrenmek istiyoruz.

Hayatı poker masasıyla özleştirebiliriz.

Masaya ilk oturduğumuzda elimizde masadaki herkesin küçümseyeceği kadar az bir para vardır ve biz hafif şaşkınlık biraz da hırs ile oturmuşuzdur o sandalyelere.

Diğer oyuncular gözümüze ne kadar da büyük gözükürler ilk başlarda, fakat oyuna alışmamızla beraber masadaki birkaç kişinin önüne geçmeye başlarız ve artık oyun keyif vermeye başlar.

Biraz şansın, biraz tecrübesizliğin ve tabiî ki biraz da kaderin yardımıyla o başta gözümüze çok ulu gelen masanın kralı olmuşuzdur artık. Oyunculara tekrar bir bakarız şöyle ve elimizdeki paranın çokluğuyla kıvanç duyarak biraz daha büyük bir masaya geçeriz.

Paramız çok olduğu için çok daha fazla kazanmak için elimizdeki parayı çok rahat ortaya koyabiliriz, hatta ara sıra rakibi caydırmak için ortadaki paranın bile katlarcısını ortaya koymaya başlarız.

Bir kazanır, bir kaybederiz fakat önde olan bizizdir genelde. Artık hiçbir masa bizi korkutamaz, hatta artık her oyuncuya olağanüstü bir kibirle yaklaşır ve ismimizden önce elimizde tuttuğumuz paranın miktarını sereriz gözler önüne.

Ve kaybetmenin vakti gelmiştir artık. Neden kaybederiz biliyor musunuz? Çünkü o masadaki herkesin aslında eşit olmasına rağmen, biz elimizde tuttuğumuz o paradan dolayı kendimizi farklı görmeye başlarız, çok daha kazanmak için çok daha büyük riskler alırız, masadaki herkesi daha da imrendirmek için daha da hırs yaparız ve en kötüsü de ne kadar kazanırsak kazanalım nerede duracağımızı hiçbir zaman bilemeyiz.

O konuma gelene kadar harcadığımız emeklerin hiçbir anlamı kalmaz çünkü ne de olsa biz artık kaybetmeyiz, kaybedemeyiz. Haykırırız masadaki oyunculara; ‘’Bakın elimde tuttuğum paralarıma!’’

Kibir, hırs ve ego üçgeni, şeytanın o meşhur üçgeninden başka bir şey değildir ve işte artık o üçgenin iç açılarının toplamı, kibri yüzünden eleştirilen, hırsı yüzünden bırakamayan ve egosu yüzünden de masadaki herkese ne kadar muhteşem(!) birisi olduğunu göstermek isteyen o zavallı insandır.

O zavallı insan, bütün insanlardır.

Bütün insanlar o üçgenin dışında kalmasını beceremedikleri sürece hayatta biraz kazanacak olsalar da kibirleri, hırsları ve egoları yüzünden uzun vadede kaybetmeye mahkûmdurlar.

Ne durmasını bilirler ne şükretmesini. Ne paylaşmasını ne de mütevazı olmasını. Ve kaybederler.
Ama tanrı onlara bir şans daha tanımakta gecikmez.

Biraz zaman geçer ve insan poker masasına geri döner.

Artık daha temkinli olmak zorundadır çünkü tecrübelidir kazanma ve kaybetme konusunda. İkisinin de getirilerini iyi bilir.

Ve gene toparlar kendini kendince, eskisi kadar iyi olmasa da iyidir artık ve eskisi kadar iyi olabilmek için devam eder oyununa. Bir zamanlar da olsa ‘’çok’’u yaşamış kişi ne de olsa ‘’orta’’ ile idare etmek istemez, edemez.

Eskisi kadar iyi olur belki de fakat eskisi kadar da aptaldır hala. Çünkü eskisinden de iyi olmak ister artık. Bu kötü bir temenni olmasa da çok büyük olmak için o üç lanet şeye ihtiyacının olduğu yanılgısına kapılır.

Ya tekrar çok kaybeder ya da eskisinden de çok başarılı olur o insan.

Tekrar kaybettiğinde eline bir daha böyle bir şansın geçmeyeceğini bilir. En azından artık bir şey öğrenmiştir ve başı hep öndedir.

Çok başarılı olsa da o oyundan vazgeçmesini bilemez, dedik ya hani ne şükreder ve mütevazı olur ne de eski başarısızlıklarını kanıtlama çabasına girmekten kendini alıkoyamaz.

Mutlaka sıfırlanır bir gün ve onun da başı düşer aşağıya.

Ve işte poker böyle bir oyundur.

Poker elimizde tuttuğumuz hayatımızdır. Hayatımız zaten bir oyundur. Hayat, bize çok zaman fırsatlar tanır, çoğu zaman fark edemeyip arkamızı dönsek de o fırsatlara bazen kader fırsatı bile önümüze koyar. Sevinir, peşine düşeriz fakat aslında en güzel fırsatlar bile sadece bir denemedir. Siz buna tanrının sınaması da diyebilirsiniz, doğanın bir döngüsü de sadece bir rastlantı da fakat şu bir gerçek ki önümüze neler çıkarsa çıksın insan zavallılığını yenemediği sürece hiçbiri bir şeye yaramaz nice fırsatlar.

Sanırım şimdi hepiniz poker konusunda neler yapmanız gerektiğini daha iyi biliyorsunuz.
Peki, söyleyin, zamanı geldiğinde yapmanız gerekenleri yapacak mısınız yoksa üçgenin iç açılarını mı toplayacaksınız?

Tabiî ki de doymayacak, hep daha fazlasını isteyecek ve bir gün elinizdekileri de yitireceksiniz.
İsterseniz tekrar tekrar okuyun bu yazımı ve üzülmeyin, hiçbirimiz mükemmel değiliz. Hepimiz onlarca zaaf ve istekten oluşan, sadece tüketen ve kendince var olmaya çalışan zavallılarız. Bu tabuları yıkabilen insanlar da var. Onları zaten hemen akıllarınıza getirir, parmaklarınızla gösterir biraz imrenir biraz da çekemezsiniz. Hâlbuki onlar sizin onları çekememenizi önemsemez bile. Çünkü onlar bir defa poker masasına oturur ve siz üçgeninizle düzüşürken onlar temkinli bir şekilde kazanmaya devam eder. Ve hiç durmazlar çünkü birçok zavallı insan gelip geçer o masalardan ve hepsi uzun vadede kaybeder. Onlar ise hiç durmadan her vadede kazanmaya devam ederler…

Beni merak edecek olursanız, ben bütün masaların en zavallı oyuncusu oldum her zaman. Çok kazandım ama yetinmedim ve çok kaybettim. Bir gece gene çok kazandım fakat asla doymak bilmedim. Hiçbir zaman da yaşadıklarımdan bir şeyler çıkartamadım ve her oyunum başta iyi gitse de hayal kırıklıklarıyla sonuçlandı. Yani ‘’O hikâyedeki mal benim.’’ En azından dürüstlüğüm kaldı bende ve hiçbir masa ve hiçbir oyuncu onu alamadı elimden. Ve böyle bir yazı yazabildim kaybettiklerimden. Ben bu oyunun böyle bir zavallısı oldum.

Peki, siz kimsiniz? Bu hikâyedeki hangi karaktersiniz? Yoksa hiç oynamıyor musunuz bile? O zaman siz baştan kaybetmişsiniz…

30 Mayıs 2009 Cumartesi

Aşk = Ruh İkizi


Şimdi bana aşk nedir diye soracaksınız.

Ben de size bir şeyler geveleyeceğim.

Gene ondan bundan alıntılar yapıp, aynı tanrıya ve var oluşa ulaşmak gibi girişimlerde bulunacağım.

Belki birkaç sözde örnek çift ile sohbete dalacağım, aşkı buldunuz mu diye soracağım, onlarda bilinçsizce gerçek aşkı bulduklarını anlatacaklar bana…

Hani diyor ya usta ‘’En güzel çocuk henüz doğmadı. En güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız’’ diye.

Dünya’nın en güzel aşkı da yaşanmadı henüz.

En azından siz duruma böyle bakın ve bu işin öncüsü olmaya koyulun.

Sevin, sevişin, okuyun, dans edin ve arayın aşkınızı.

Aşkı sakın küçümsemeyin. Çünkü ‘’aşk’’ derken gerçek bir ruh ikizinden bahsediyorum ben…

Bu gerçekten de sanıldığından çok daha önemli bir kavram.

Bu Dünya üzerinde herkesin tam ve net bir ruh ikizi vardır diye düşünüyorum. Hatta hayatımızı hep onu arayarak geçiriyoruz ve çok büyük ihtimalle onu bulamadan ya da başkalarını o sanarak tamamlıyoruz aşk yaşantılarımızı.

İnsanlar ileride para kazanmak için çok çalışırlar. Bu çalışma bir işte çalışma da olabilir, ders çalışma da fakat çoğu kişi bunu seçtiği için değil ileride kendisine itibar ve para getirecek olmasını sevdiği için uygular.

Peki, neden amaçlar bu kadar basittir?

Ya da şöyle sorayım, gerçek bir ruh ikizini bulmuş, ona onun kendisini sevdiği kadar çok âşık olmuş birisi sizce böyle fani şeylere ihtiyaç duymaya devam eder mi? Bütün egolarından ve insanların %95’inin kendisine hedef olarak gördüğü şeylerden arınmış olmaz mı?

Evet… Bal gibi de olur. Aşk bizi Dünya üzerinde var olmaya devam eden bütün lükslerden, ihtiyaçlardan ve hırslardan alıkoyar. Bu yüzden büyüleyici bir şeydir. Hem sarhoşluktur hem de büyük bir bilinçlenme ve arınmadır. Aynı tanrı konusundaki gibi insanlar ortaya aşk diye bir kelime attıklarında şöyle bir duraksarlar. Hâlbuki tanımı basittir; aşk = ruh ikizidir.

Her anlamda bizi tamamlayan bir ruh ikizi. Zaaflarımızı bile çok seven, yataktan ilk kalktığımız anda bile göz göze gelmek ve onu öpmek isteyeceğimiz birisi. Dünya üzerinde bizi tamamen tamamlayabilen bir insan daha var. Bizimle hemen hemen aynı şeyleri yaşamış, yaşanılanlardan da benzer şeyleri çıkartmış bir insan. Onunla ilk karşılaştığınız anda bile sizin onu, onun da sizi ‘’işte bu benim Dünya üzerindeki ruh ikizimdir!’’ diye yanına çağırıp, yıllardır birbirinizi arıyor olmanın acısıyla dakikalarca sarılmanız mümkündür…

Dikkat edin bu ana kadar hiç cinsiyet farklılıklarından bahsetmedim. İnsan hormonlarıyla ters düşecek olsa da bu ruh ikizi sizin kadın olmanıza rağmen Dünya’nın öbür ucundaki bir kadın da olabilir…

Zaten aşk, şu dünyada benden bir tane daha yok diyememektir. Tarihteki ve gelecekteki bütün aşkları kapsayan yegâne kavramdır ruh ikizi.

Sözde aşklarda geçen sıkıcı kavramlar vardır. Alışmak, sıkılmak gibi. Hâlbuki gerçek bir aşkta kişinin ruh ikizine alışması gerekmez. Zaten kendisi onda da vardır, onda da kendisinden parçalar. Ve bir insan kendi ruh ikizinden sıkılamaz. Aksi takdirde kendinden bıkmış olması gerekir ki bu da felakettir. Böyleleri âşık bile olamaz.

Şimdi bir bakalım elimizde neler var ve nelerden bahsetmişiz.

Ruh ikizi nedir, neden onu bulmalıyız, neden geçici aşklarda fazla oyalanmamalıyız ve gerçek bir aşkın hayatımıza katacaklarından haberdarsanız artık, onunla birlikte olduğunuz zaman dünyanın bütün güzelliklerini görebileceğiniz ve daha önce de belirttiğim gibi onunlayken insanların %95’inin kendisine hedef olarak gördüğü şeylerden uzaklaşabileceğiniz bir ruh ikizi size mutlak bir kıvanç ve bohemlik verecektir. Bu yüzden aşkın bana göre birkaç kelimeyle tanımından bahsetmeden önce diyeceğim şudur ki;

Tutkuyla sevin her şeyi. Çiçeği, böceği, kızları ya da erkekleri. Çünkü sevgi, saygı yetmez. Tutku ve hayal serpiştirilmelidir aşklara. Ya Nurullah Genç’in de bir şiirinde dediği gibi ‘’seni yaşamadan ölmeyeceğim’’ diyerek sevmelisiniz ya da sıkıcı ve yalan ilişkilerinize devam etmeye razı olmalısınız. Ve gerçek aşkınızı (ruh ikizinizi) yaşayamadan ölmeyi kabullenmesini bilmelisiniz…

Bence bu tür kabullenmelere gerek yok. Siz siz olun ve konu aşk olduğu vakit gururunuzu ve mantığınızı bir yere koyun ve kalbinize, vicdanınıza kulak verin. Biraz sarhoşluktan kimseye zarar gelmez…

Aşk; sanrıdır. Yanılgıdır. Kötüdür, pistir, kakadır. Mucizedir. Geçicidir. Tutkuludur. Çekicidir. Rüyadır. Masumdur. Kötü bir şakadır. Hem vardır hem yoktur. Bütünleşmektir. Sarılmaktır. Biz olmaktır. Gözyaşıdır. Aptal bir sırıtmadır. Salaklaşmaktır. Sevişmektir. Hayaldir. Utangaçlıktır. Kıskanmaktır. Candır. Duygusal saçmalıklardır. Dibe vurmaktır. Bir insanın başına gelebilecek en güzel şeydir. Çelişkidir. Hastalıktır. Pişmanlıktır. Bahardır. Müziktir. Emektir. Kavuşamamaktır. Unutamamaktır. Etkilenmektir, özlemektir. Alışkanlıktır. Gereksinimdir. Aranandır. Sarhoşluktur. İlahidir.



Çal kapımı çal, Bu ruh arsız, kararsız. Soy beni içim rahat, Aklım tutarsız.

19 Mayıs 2009 Salı

Dogmatik Dinler

Yani şimdi merak etmemek elde değil, bir bebek dünyaya geliyor ve bu bebek anne ve babasından dolayı bir Hıristiyan olarak doğuyor. Ailesi, akrabaları, okulundaki arkadaşları ve sokağında merhabalaştığı herkes Hıristiyan.

O çocuk da yıllar içinde, okulunda, çevresinde kendisine toplumun dini anlatıldıkça dogmatik inancını iyice kabulleniyor ve papaz olmaya karar veriyor ve bu kararı verirken diğer dinleri de şöyle bir okuyor, araştırıyor hatta birkaç tane de Müslüman ve Budist ülkelerine geziler yapıyor yüzeysel olarak. Tamam diyor ben papaz olacağım, Hıristiyanlık tektir, en doğrusudur.

Ya bu çocuk dindar bir Müslüman ailenin bebeği olarak dünyaya gelseydi?

Her dini, inanışı, kutsal kitabı, dinlerin tarihlerini, din felsefesini ve psikolojisini vs. araştırıp da gene Hıristiyan bir papaz olmayı mı tercih edecekti sizce? Yoksa akışına mı bırakacaktı?

Ailesinden, akrabalarından, okulundaki arkadaşlarından ve her gün sokaklarındaki merhabalaştığı insanlardan etkilenip, onlara uyup da bir Müslüman olarak ölmeyi tercih etmeyecek miydi?

Daha doğrusu şöyle sorayım, bugüne kadar kaç kişi dogmatik dinini uzun arayışlar sonucunda net bir şekilde değiştirebildi?

Sayılı kişi… Yazık…

Aklı başında ve öz iradeye sahip bir insanın kendi fiziksel ve zihinsel durumuna göre, bütün dinleri araştırıp da birini seçmesi ya da hiçbirini seçmemesi hatta kendi halinde kendi prensiplerini ve inançlarını ortaya koyması gerekmektedir ve ben inanıyorum ki bundan on beş yıl sonra kimse bir din ile doğmayacaktır.

Kişi başlarda ailesi ve yakınlarından etkilenebilir fakat doğduğu anda kimliğine ailesinin benimsediği dini yapıştırmak mantıksızdır. Bebek büyüdüğünde ve kendince bilinçlendiğinde bir din kararı verip onu yazdırmalıdır.

Hep tekrarladığım bir şeydir bence tanrıyı değil dinleri araştırmak lafı…

Peki bu insan baştaki hikayedeki gibi imanlı ve kutsal kitapların birleştiği bütün konularda hakim bir insan olarak fakat bir Hıristiyan olarak ölseydi gerçekten de sonsuz cehennem azabını hak edecek miydi??