29 Haziran 2009 Pazartesi

Poker Masası


Hepimiz oynamayı küçük yaşlarda bazı şeyleri görerek, hissederek ya da sadece denk gelerek öğrendik aslında. Yani pokerin nasıl bir oyun olduğunu hepimiz biliyoruz. Fakat her şeyi yaşayarak öğrenmek istiyoruz. Çok kazanmayı, kaybetmeyi, kaybedişin ardındaki yalnızlığı ve daha çok kazanma hırsını yaşayarak öğrenmek istiyoruz.

Hayatı poker masasıyla özleştirebiliriz.

Masaya ilk oturduğumuzda elimizde masadaki herkesin küçümseyeceği kadar az bir para vardır ve biz hafif şaşkınlık biraz da hırs ile oturmuşuzdur o sandalyelere.

Diğer oyuncular gözümüze ne kadar da büyük gözükürler ilk başlarda, fakat oyuna alışmamızla beraber masadaki birkaç kişinin önüne geçmeye başlarız ve artık oyun keyif vermeye başlar.

Biraz şansın, biraz tecrübesizliğin ve tabiî ki biraz da kaderin yardımıyla o başta gözümüze çok ulu gelen masanın kralı olmuşuzdur artık. Oyunculara tekrar bir bakarız şöyle ve elimizdeki paranın çokluğuyla kıvanç duyarak biraz daha büyük bir masaya geçeriz.

Paramız çok olduğu için çok daha fazla kazanmak için elimizdeki parayı çok rahat ortaya koyabiliriz, hatta ara sıra rakibi caydırmak için ortadaki paranın bile katlarcısını ortaya koymaya başlarız.

Bir kazanır, bir kaybederiz fakat önde olan bizizdir genelde. Artık hiçbir masa bizi korkutamaz, hatta artık her oyuncuya olağanüstü bir kibirle yaklaşır ve ismimizden önce elimizde tuttuğumuz paranın miktarını sereriz gözler önüne.

Ve kaybetmenin vakti gelmiştir artık. Neden kaybederiz biliyor musunuz? Çünkü o masadaki herkesin aslında eşit olmasına rağmen, biz elimizde tuttuğumuz o paradan dolayı kendimizi farklı görmeye başlarız, çok daha kazanmak için çok daha büyük riskler alırız, masadaki herkesi daha da imrendirmek için daha da hırs yaparız ve en kötüsü de ne kadar kazanırsak kazanalım nerede duracağımızı hiçbir zaman bilemeyiz.

O konuma gelene kadar harcadığımız emeklerin hiçbir anlamı kalmaz çünkü ne de olsa biz artık kaybetmeyiz, kaybedemeyiz. Haykırırız masadaki oyunculara; ‘’Bakın elimde tuttuğum paralarıma!’’

Kibir, hırs ve ego üçgeni, şeytanın o meşhur üçgeninden başka bir şey değildir ve işte artık o üçgenin iç açılarının toplamı, kibri yüzünden eleştirilen, hırsı yüzünden bırakamayan ve egosu yüzünden de masadaki herkese ne kadar muhteşem(!) birisi olduğunu göstermek isteyen o zavallı insandır.

O zavallı insan, bütün insanlardır.

Bütün insanlar o üçgenin dışında kalmasını beceremedikleri sürece hayatta biraz kazanacak olsalar da kibirleri, hırsları ve egoları yüzünden uzun vadede kaybetmeye mahkûmdurlar.

Ne durmasını bilirler ne şükretmesini. Ne paylaşmasını ne de mütevazı olmasını. Ve kaybederler.
Ama tanrı onlara bir şans daha tanımakta gecikmez.

Biraz zaman geçer ve insan poker masasına geri döner.

Artık daha temkinli olmak zorundadır çünkü tecrübelidir kazanma ve kaybetme konusunda. İkisinin de getirilerini iyi bilir.

Ve gene toparlar kendini kendince, eskisi kadar iyi olmasa da iyidir artık ve eskisi kadar iyi olabilmek için devam eder oyununa. Bir zamanlar da olsa ‘’çok’’u yaşamış kişi ne de olsa ‘’orta’’ ile idare etmek istemez, edemez.

Eskisi kadar iyi olur belki de fakat eskisi kadar da aptaldır hala. Çünkü eskisinden de iyi olmak ister artık. Bu kötü bir temenni olmasa da çok büyük olmak için o üç lanet şeye ihtiyacının olduğu yanılgısına kapılır.

Ya tekrar çok kaybeder ya da eskisinden de çok başarılı olur o insan.

Tekrar kaybettiğinde eline bir daha böyle bir şansın geçmeyeceğini bilir. En azından artık bir şey öğrenmiştir ve başı hep öndedir.

Çok başarılı olsa da o oyundan vazgeçmesini bilemez, dedik ya hani ne şükreder ve mütevazı olur ne de eski başarısızlıklarını kanıtlama çabasına girmekten kendini alıkoyamaz.

Mutlaka sıfırlanır bir gün ve onun da başı düşer aşağıya.

Ve işte poker böyle bir oyundur.

Poker elimizde tuttuğumuz hayatımızdır. Hayatımız zaten bir oyundur. Hayat, bize çok zaman fırsatlar tanır, çoğu zaman fark edemeyip arkamızı dönsek de o fırsatlara bazen kader fırsatı bile önümüze koyar. Sevinir, peşine düşeriz fakat aslında en güzel fırsatlar bile sadece bir denemedir. Siz buna tanrının sınaması da diyebilirsiniz, doğanın bir döngüsü de sadece bir rastlantı da fakat şu bir gerçek ki önümüze neler çıkarsa çıksın insan zavallılığını yenemediği sürece hiçbiri bir şeye yaramaz nice fırsatlar.

Sanırım şimdi hepiniz poker konusunda neler yapmanız gerektiğini daha iyi biliyorsunuz.
Peki, söyleyin, zamanı geldiğinde yapmanız gerekenleri yapacak mısınız yoksa üçgenin iç açılarını mı toplayacaksınız?

Tabiî ki de doymayacak, hep daha fazlasını isteyecek ve bir gün elinizdekileri de yitireceksiniz.
İsterseniz tekrar tekrar okuyun bu yazımı ve üzülmeyin, hiçbirimiz mükemmel değiliz. Hepimiz onlarca zaaf ve istekten oluşan, sadece tüketen ve kendince var olmaya çalışan zavallılarız. Bu tabuları yıkabilen insanlar da var. Onları zaten hemen akıllarınıza getirir, parmaklarınızla gösterir biraz imrenir biraz da çekemezsiniz. Hâlbuki onlar sizin onları çekememenizi önemsemez bile. Çünkü onlar bir defa poker masasına oturur ve siz üçgeninizle düzüşürken onlar temkinli bir şekilde kazanmaya devam eder. Ve hiç durmazlar çünkü birçok zavallı insan gelip geçer o masalardan ve hepsi uzun vadede kaybeder. Onlar ise hiç durmadan her vadede kazanmaya devam ederler…

Beni merak edecek olursanız, ben bütün masaların en zavallı oyuncusu oldum her zaman. Çok kazandım ama yetinmedim ve çok kaybettim. Bir gece gene çok kazandım fakat asla doymak bilmedim. Hiçbir zaman da yaşadıklarımdan bir şeyler çıkartamadım ve her oyunum başta iyi gitse de hayal kırıklıklarıyla sonuçlandı. Yani ‘’O hikâyedeki mal benim.’’ En azından dürüstlüğüm kaldı bende ve hiçbir masa ve hiçbir oyuncu onu alamadı elimden. Ve böyle bir yazı yazabildim kaybettiklerimden. Ben bu oyunun böyle bir zavallısı oldum.

Peki, siz kimsiniz? Bu hikâyedeki hangi karaktersiniz? Yoksa hiç oynamıyor musunuz bile? O zaman siz baştan kaybetmişsiniz…

4 yorum:

depresif dedi ki...

evet hiç oynamıyorum biLe ,
ve kaybettiğimin düşünüLdüğü yerde kazanan oLdum ben .
bazen yaşamasak da yaşamı izLemek yeterLidir (:
,)

ezgi dedi ki...

daha önce pek çok kere söylenmiş, altı çizilmiş, tartışılmış bir takım şeyleri "poker masası" gibi çok yaratıcı (!) bir benzetmeyle ve yepyeni bir şey söylüyormuş gibi ısıtıp ısıtıp önümüze koymak büyük bir kibir, hırs ve ego ister.

galiba sorun bende yahu! aslında oldukça boş bir insan sayılırım, ama ara sıra düşünür gibi oluyorum. sonra geçiyor o ayrı:-) öhöm, neyse. işte o "düşünür gibi olduklarımı" kağıda döksem ve insanların yazdıklarımı merak edebileceklerine inansam belki benden de yazar olur:-)

huseyin dedi ki...

poker hayatım boyunca bırakmayacagım bir oyun..

kubilay alemdar dedi ki...

işte yazı budur bravo