10 Şubat 2013 Pazar

Ortadoğu'da Yeraltı

Ortadoğu’da Yeraltı

Ey İstanbul!
Sana bu şiiri hastanelerin acil servislerinden,
yoğun bakım odaları ağzına kadar dolduğu için
hastaların ambulanslarla başka hastanelere taşınırken çıkan siren
ve trafikteki diğer araçların korna sesleri
ve aralarından geçmeye çalışan insanların itiş-kakışları
ve kuru öksürükleri içinden yazıyorum!

Sana bu şehrin tam kalbinden,
yani taşrasından,
gökdelenlerin arasında iyice küçülmüş mahallelerinden sesleniyorum!

Bir sokak aşağıda
cenazesini henüz kaldırdıkları
yirmi yaşında şehit olmuş çocukları için yas tutan bir aile,
hemen yanındaki polis karakolunda
bir terör saldırısına – bir patlamaya–
kurban gitmekten endişelenen genç bir polis,
bir üst sokakta
sırf Alevi, Ermeni, Yahudi, Kürt ya da başka bir kimlikle doğduğundan
evinin işaretlenmemesi için Tanrı’ya yakaran bir anne,
hemen ardında
kahve çıkışı yirmi yıllık karısını ‘namus’u adına öldürdüğü için kaçmaya hazırlanan bir koca
ve
onun komşusu bir gazeteci-yazar;
yazdıkları için her gece birilerinin gelip onu alacağını bekleyen,
koca bir adam
var.

İstanbul,
sen biliyor musun,
bir erkeğin başka bir erkekle yapabileceği en güzel şeyin dövüşmek olduğunu kavrayan adamların
ellerine aldıkları sopalarla dışarı çıktığı gece,
kasıklarının arasındaki sikten kurtulup,
göğüs ameliyatı olmak için
Tarlabaşı Bulvarı’nda götünü siktirmeye çoktan razı adamların gecesi
ve bilmeden bir ‘dönme’ye tutulmuş,
evin en büyük çocuğu ve Müslüman gencin
çektiği sıkıntıdan gittiği her yerde kapıya yakın oturacağı birahanelerin yolunu tuttuğu gece
aynı gecedir aslında.

Ülkesindeki savaştan kaçıp burada saat satmaya razıyken,
Eminönü’nde evini paylaştığı arkadaşlarının refahı için
kafes dövüşlerine başlayan zenci
ve
gerçekleşmeyecek bir devrim için sokaklarda bildiri dağıtan;
ayda bir defa kasaptan et alıp, onu da yemeye kıyamayan
‘Che’ tişörtlü, üniversite öğrencisi
ve
küçükken sevdiği kıza yazdığı şiirleri asker babasından saklayan;
yeni bir şiir yazacağı zaman
–belki bir şiir gecesinde okuyacağı bu şiirle bir kadınla yatma fırsatı bulacağını da düşünerek–
Muhammed’e vahiy indiğindeki gibi
titreyerek gözleri kararan genç şair
ve
hangi dinden, hangi partiden, hangi takımdan, hangi hangiden taraf olması gerektiğini düşünmek istemeyen;
kıçındaki zincir, kulağındaki küpe ve vücudundaki dövmeler yüzünden
kız arkadaşının yanında yürürken durdurulup
ayakkabısının içine kadar mal arayan polisin utandırdığı özgür ruh
ve
hayalinde hiç ayak basılmamış bir yere gitmek olmasına rağmen
her gün binlerce kişiyle aynı sokaklarda, aynı caddelerde, aynı meydanlarda yürüyen dalgın, düşünceli ergen
ve
duvarlarında kocaman Türk bayrağı ve Atatürk resimleri asılı bir spor salonunda
kendisi gibi dört yüz kişiyle birkaç haftalığına misafir edilen-
kıştan sonra umutsuzca nereye gideceğini düşünen evsiz
ve
Karaköy kerhanelerinin yüksek demirli kapılarının ardından içeriyi görmeye çalışan
henüz reşit olmamış, bakir çocuk –sokakta gördüğü bazı kızların altında ‘ten rengi çorap var mı yok mu’ diye merak edenle aynı çocuk–
ve
gene daha on dört yaşında olmasına rağmen dünyanın yükünü omuzlarına almış,
parmaklarının arasında sigara tutarken çalışmayı –hayatı– öğrenen delikanlı
ve
bu delikanlının
yerin üç yüz metre altında kömür kazarken
Adalar’a kalkan bir gemide olduğunu düşleyen maden işçisi babası
ve
onun
bir Cumartesi gecesi İstanbul’unda eğlenmeye çıkmış insanların
kendisini iyice yalnız hissettirdiği
bir başka dalgın, düşünceli taksici arkadaşı
aynı kişidir aslında.

Düzüşmek uğruna İstiklal Caddesi’ni defalarca baştan aşağıya turlayan bir erkek topluluğu
ya da
cigara bulamadıkları için art arda attıkları haplarla bütün bir geceyi terleyerek geçiren;
sabahında yürürken başları önde-
yerde izmarit ya da bozuk para arayan işsiz adamlar,
Cihangir’de ‘belki ünlü olurum’ düşüncesiyle yönetmen siklerini elden ağza dolaştıran on sekizlik çıtırlardan
ya da
konser için Amerika’dan Ortadoğu’ya gelen bir müzisyenin faydasızca heyecanlandırdığı,
kendilerini belki hiçbir zaman gerçekleyemeyecek kentli soytarılardan
ve
gün boyunca yaşadıkları –birbirinden tamamen bağımsız ve birbiriyle tamamen aynı– ‘trip’leri konuşan junkieler
ya da
dizleri bir çocuğunki gibi yara-bere içinde olan –kadınsılıktan uzak– hippi kızlardan
çok da farklı değildir aslında,
İstanbul…

Öz amcasının tecavüzüne uğradıktan sonra onun ayıbını örtmek için kapanıp,
Tanrısı için günde bin vakit secdeye varan genç kız
ve
Aksaray’daki ‘Umut’ pavyonunda içtiğinden kendisine de söyleyecek erkeğini arayan konsomatris
ve
Üsküdar’ın ara sokaklarındaki sinagog ve kiliselerin yamacında yükselen minarelerin altında
kenar mahalle çocuklarıyla pet şişeyle maç yaptıktan sonra onlara kola ısmarlayan rahip
ve
şehrin bir başka yıkık-dökük, eskice sokağından geçen satıcıların üzgün bağırışlarını taklit eden yaşlı teyze
ve
Dolapdere Caddesi’nin hep aynı köşesinde
gözüne kestirdiği insanları korkutmak için saklanarak zihinlere tüneyen Deli Zevro
sensin aslında,
İstanbul!

Burası benim sokağım İstanbul;
ibnelerhaydutlarzencilerpezevenklersarhoşlargöçmenlerpunklarfahişelerAIDS hastalarıberduşlardervişleryetimlersakatlarobezlermahkûmlarsoytarılardeliler,
anlayacağın ötekiler;
yani hepimiz
burada birlikte yaşıyoruz.
Sen de bir çayımızı içmek istersen eğer,
her zaman kapımız açıktır,
herkese,
her şeye.

Aytuğ Akdoğan
Galata, İstanbul
2013

7 yorum:

rahat yazar dedi ki...

bir yazı içine dolu hikaye sığmış aslında...

güzelmiş önceki kitabını biliyorum ama okumamıştım bu yazıyı beğendim ve yeni kitabını alırım kesin.

Adsız dedi ki...

Hakikaten hikayelerle dolu bu şiir, bahsi geçen adsız insanlar binlerce yüz çağrıştırdı bende ve Anlat İstanbul filmini Elinize sağlık.

Adsız dedi ki...

Sevgili dostum,

Bir şiirde görüp yaşamadığın şeyleri yazmamalısın asla. Okuduğun şeylerin bir özeti olur yoksa...

Deli Bekir

Recep Yeren dedi ki...

Kalemine,yüreğine ve kimseyi takmadan ama aynı zamanda herkesi umursayan zihniyetine sağlık.
Aytuğ Akdoğan.
Seninle tanışmak için can atan Bir taşralı.

cantosun dedi ki...

bu sokaklarda o kadar çok şey var ki bu manifesto az bile güzel İstanbul'a güzel dünyaya.

Adsız dedi ki...

adres yazdın da biz mi gelmedik ?

Sohbet dedi ki...

çok guzel bir paylaşım ve yazı olmuş teşekürler..