.
26 Temmuz 2013 Cuma
25 Haziran 2013 Salı
TANKLAR KONUŞMAZ
Paşam,
yaklaştır kulaklarını da sana bir sır vereyim:
Yaşadığı toprakları en çok seven insanlardır
tanklarınızın önünde duranlar;
endişelenirler
leş nefesinizin üfleyeceği bir emir yüzünden
top mermilerinin delik deşik edeceği çocuklar için.
Makam arabalarınızın arka koltuklarında
kravatlarınızı gevşetip görmeye çalışırken
rütbelerimiz olmadan tanıyamıyor olabilirsiniz:
Biz her şeyden önce, insanız, paşam!
Kaç kurşunla ölsek gene rastlayamazsınız ismimize gazetelerde.
Çırılçıplak da gelseniz dövüşmeyiz,
üstelik tüm ordularınızdan cesur sayılırız.
Ekmeye çalıştığınız kötülük tohumlarına inat
Ekmeye çalıştığınız kötülük tohumlarına inat
özgür ve kocaman ağaçlar olarak kök salacağız!
Panzerleriniz temizleyemeyecek vicdanınızı,
Panzerleriniz temizleyemeyecek vicdanınızı,
zırhlarınız önüne geçemeyecek ölümün;
siperlerin ardında kalacak söylediğiniz tüm yalanlar!
siperlerin ardında kalacak söylediğiniz tüm yalanlar!
Kaldığınızda bir başınıza
uçaklarınız havalanıp kurtarmayacak sizi,
uyutmayacak öldürdüğünüz insanların çığlıkları
uyutmayacak öldürdüğünüz insanların çığlıkları
ve değiştirmeyecek katil olduğunuz gerçeğini
postallı kölelerinize yaptığınız
“Vurun!” çağrısı.
Kendi çıkardığınız savaşın sonunda
gene kendinize mahkûm kalacaksınız.
Sevin!
Bugün yaptıklarınız için nasıl
utanıyorsak sizin adınıza,bütün bunlar bittiğinde senin için bile üzüleceğiz, paşam!
Aytuğ Akdoğan
Taksim/İstanbul
2013
TANKLAR KONUŞMAZ
12 Mayıs 2013 Pazar
Ben, Hiçbir Şey - Önsöz
Önsöz
Benim tek derdim, başta üzerinde yaşadığım bu toprakları ve dünyayı olduğu –bazen insanların görmek istemediği ya da gözünden kaçırdığı– gibi yazmak, yazmak, yazmak! Başına bir şey gelmediği takdirde, bugün, artık ‘Ben, hiçbir şey’erişilebilir ve okunulabilir bir kitaptır; umarım onu bağrınıza basarsınız.
Kitabın türüne gelince: Ben ‘serbest yazar’ım: ‘Beat Kuşağı’ yahut ‘Yeraltı Edebiyatı’ gibi sınırlandırmaların hiçbirini kabul etmiyorum. Düzensizliğin ve ‘yabancılığın’ yazarlarından Allen Ginsberg “Beat kuşağı diye bir şey yok! Kitaplarını basmak isteyen bir avuç insan var sadece” derken haksız sayılmazdı.
Bugüne dek dosyamı okumaya tenezzül bile etmeyen, edebiyatla aslında hiçbir alakası olmayan, kapitalist düşüncenin, arzu ve hırslarının kurbanı olmuş yayıncılara buradan, hala böyle bir imkânım varken seslenmek istiyorum: Hepinizin canı cehenneme! Sizin bu riyakârlığınız, düşüncesizliğiniz, beni ve metinlerimi dikkate almayışınız kendimi kutsallaştırmaktan başka bir şeye yaramadı. Aynı 2. kitabım çıktığında onu türlü bahanelerle iade etmeye çalışan kitabevlerinin yaptığı gibi, belki siz de zamanı geldiğinde geri adım atmak isteyecek, ben öldükten sonra bütün kitaplarımı elinizdeki en güzel kâğıt ve kapaklarla basmak isteyeceksiniz, ancak vasiyetim gereği, seçeceğim bir yayınevi dışında kitaplarımın hiçbirini, başka hiçbir yayıncının yayınlamaması için elimden geleni yapacağım. Aynı şekilde çeviriler için de bu özeni göstereceğim ki, benden sonra gelecek genç yazarları da harcamaya çalışıp, ümitsizliğe kapılmalarına neden olmayın!
Aytuğ
Akdoğan
![]() |
| Aytuğ Akdoğan / Ben, Hiçbir Şey |
9 Mayıs 2013 Perşembe
Ben, Hiçbir Şey
“Benim tek bir problemim
vardı: Hasta insanları seviyordum ve deliliğine inandığım adam ve kadınlarla
çıkıyordum yola, ancak ben hasta değildim; ben aslında son derece sağlıklı ve
aklı başında bir adamdım. Ve bu aklı başındalık getirdi sonumu! O acı çektikçe,
ben ona daha çok bağlandım; meğer sonunda en çok acıyı gene ben çekecekmişim...
İnsanların seni sevmesine izin vermemeli, sonra hiçbir zaman yalnız
kalmayacağını düşünüyorsun…”
*
Evinin yolunu unutmuş genç bir romancının gözünden 'ötekiler'in mesken tuttuğu
sokaklar, yarım kalmış, yıkık-dökük bir aşk hikâyesiyle buluşuyor; kaçınılmaz
sonun ardından inanç arayışıyla çıkılan yolları; modern bireyin özgürlüğünün
ancak bir düşten ibaret olabileceği ve insanın ölüm karşısındaki acziyetini,
dünyayı anlamlandırmaya çalışan başka bir genç yazar, Aytuğ Akdoğan'ın
ustalıkla işlediği bu kitabında okuyoruz.
10 Şubat 2013 Pazar
Ortadoğu'da Yeraltı
Ortadoğu’da Yeraltı
Ey İstanbul!
Sana bu şehrin tam kalbinden,
Bir sokak aşağıda
İstanbul,
Ülkesindeki savaştan kaçıp burada saat satmaya razıyken,
Düzüşmek uğruna İstiklal Caddesi’ni defalarca baştan aşağıya turlayan bir erkek topluluğu
Öz amcasının tecavüzüne uğradıktan sonra onun ayıbını örtmek için kapanıp,
Burası benim sokağım İstanbul;
Aytuğ Akdoğan
Ey İstanbul!
Sana bu şiiri hastanelerin acil
servislerinden,
yoğun bakım odaları ağzına kadar dolduğu için
hastaların ambulanslarla başka hastanelere
taşınırken çıkan siren
ve trafikteki diğer araçların korna sesleri
ve aralarından geçmeye çalışan insanların
itiş-kakışları
ve kuru öksürükleri içinden yazıyorum!
Sana bu şehrin tam kalbinden,
yani taşrasından,
gökdelenlerin arasında iyice küçülmüş
mahallelerinden sesleniyorum!
Bir sokak aşağıda
cenazesini henüz kaldırdıkları
yirmi yaşında şehit olmuş çocukları için yas
tutan bir aile,
hemen yanındaki karakolda
bir terör saldırısına – bir patlamaya–
kurban gitmekten endişelenen genç bir polis,
bir üst sokakta
sırf Alevi, Ermeni, Yahudi, Kürt ya da başka
bir kimlikle doğduğundan
evinin işaretlenmemesi için Tanrı’ya yakaran
bir anne,
hemen ardında
kahve çıkışı yirmi yıllık karısını ‘namus’u adına
öldürdüğü için kaçmaya hazırlanan bir koca
ve
onun komşusu bir gazeteci-yazar;
yazdıkları için her gece birilerinin gelip
onu alacağını bekleyen,
koca bir adam
var.
İstanbul,
sen biliyor musun,
bir erkeğin başka bir erkekle yapabileceği
en güzel şeyin dövüşmek olduğunu kavrayan adamların
ellerine aldıkları sopalarla dışarı çıktığı
gece,
kasıklarının arasındaki sikten kurtulup,
göğüs ameliyatı olmak için
Tarlabaşı Bulvarı’nda götünü siktirmeye
çoktan razı adamların gecesi
ve bilmeden bir ‘dönme’ye tutulmuş,
evin en büyük çocuğu Müslüman gencin
çektiği sıkıntıdan gittiği her yerde kapıya
yakın oturacağı birahanelerin yolunu tuttuğu gece
aynı gecedir aslında.
Ülkesindeki savaştan kaçıp burada saat satmaya razıyken,
Eminönü’nde evini paylaştığı arkadaşlarının
refahı için
kafes dövüşlerine başlayan zenci
ve
gerçekleşmeyecek bir devrim için sokaklarda
bildiri dağıtan;
ayda bir defa kasaptan et alıp, onu da
yemeye kıyamayan
‘Che’ tişörtlü, üniversite öğrencisi
ve
küçükken sevdiği kıza yazdığı şiirleri asker
babasından saklayan;
yeni bir şiir yazacağı zaman
–belki bir şiir gecesinde okuyacağı bu
şiirle bir kadınla yatma fırsatı bulacağını da düşünmesiyle–titreyerek gözleri kararan genç şair
ve
hangi dinden, hangi partiden, hangi
takımdan, hangi hangiden taraf olması gerektiğini düşünmek istemeyen;
kıçındaki zincir, kulağındaki küpe ve
vücudundaki dövmeler yüzünden
kız arkadaşının yanında yürürken durdurulup
ayakkabısının içine kadar mal arayan polisin
utandırdığı özgür ruh
ve
hayalinde hiç
ayak basılmamış bir yere gitmek olmasına
rağmen
her gün binlerce kişiyle aynı sokaklarda,
aynı caddelerde, aynı meydanlarda yürüyen dalgın, düşünceli ergen
ve
duvarlarında kocaman Türk bayrağı ve Atatürk
resimleri asılı bir spor salonunda
kendisi gibi dört yüz kişiyle birkaç
haftalığına misafir edilen-
kıştan sonra umutsuzca nereye gideceğini
düşünen evsiz
ve
Karaköy kerhanelerinin yüksek demirli
kapılarının ardından içeriyi görmeye çalışan
henüz reşit olmamış, bakir çocuk –sokakta
gördüğü bazı kızların altında ‘ten rengi çorap var mı yok mu’ diye merak edenle
aynı çocuk–
ve
gene daha on dört yaşında olmasına rağmen
dünyanın yükünü omuzlarına almış,
parmaklarının arasında sigara tutarken
çalışmayı –hayatı– öğrenen delikanlı
ve
bu delikanlının
yerin üç yüz metre altında kömür kazarken
Adalar’a kalkan bir gemide olduğunu düşleyen
maden işçisi babası
ve
onun
bir Cumartesi gecesi İstanbul’unda eğlenmeye
çıkmış insanların
kendisini iyice yalnız hissettirdiği
bir başka dalgın, düşünceli taksici arkadaşı
aynı kişidir aslında.
Düzüşmek uğruna İstiklal Caddesi’ni defalarca baştan aşağıya turlayan bir erkek topluluğu
ya da
cigara bulamadıkları için art arda attıkları
haplarla bütün bir geceyi terleyerek geçiren;
sabahında yürürken başları önde-
yerde izmarit ya da bozuk para arayan işsiz
adamlar,
Cihangir’de ‘belki ünlü olurum’ düşüncesiyle
yönetmen siklerini elden ağza dolaştıran on sekizlik çıtırlardan
ya da
konser için Amerika’dan Ortadoğu’ya gelen
bir müzisyenin faydasızca heyecanlandırdığı,
kendilerini belki hiçbir zaman gerçekleyemeyecek
kentli soytarılardan
ve
gün boyunca yaşadıkları –birbirinden tamamen
bağımsız ve birbiriyle tamamen aynı– ‘trip’leri konuşan junkieler
ya da
dizleri bir çocuğunki gibi yara bere içinde
olan hippi kızlardan
çok da farklı değildir aslında,
İstanbul…
Öz amcasının tecavüzüne uğradıktan sonra onun ayıbını örtmek için kapanıp,
Tanrısı için günde bin vakit secdeye varan
genç kız
ve
Aksaray’daki ‘Umut’ pavyonunda içtiğinden
kendisine de söyleyecek erkeğini arayan konsomatris
ve
Üsküdar’ın ara sokaklarındaki sinagog ve
kiliselerin yamacında yükselen minarelerin altında
kenar mahalle çocuklarıyla pet şişeyle maç
yaptıktan sonra onlara kola ısmarlayan rahip
ve
şehrin bir başka yıkık-dökük, eskice
sokağından geçen satıcıların üzgün bağırışlarını taklit eden yaşlı teyze
ve
Dolapdere Caddesi’nin hep aynı köşesinde
gözüne kestirdiği insanları korkutmak için
saklanarak zihinlere tüneyen Deli Zevro
sensin aslında,
İstanbul!
Burası benim sokağım İstanbul;
ibnelerhaydutlarzencilerpezevenklersarhoşlargöçmenlerpunklarfahişelerAIDS
hastalarıberduşlardervişleryetimlersakatlarobezlermahkûmlarsoytarılardeliler,
anlayacağın ötekiler;
yani hepimiz
burada birlikte yaşıyoruz.
Sen de bir çayımızı içmek istersen eğer,
her zaman kapımız açıktır,
herkese,
her şeye.Aytuğ Akdoğan
Galata, İstanbul
2013
12 Ocak 2013 Cumartesi
Güneşin Olduğu Yer
Hep
başka yerlerin,
başka
insanların,
başka
zamanların,
başka
‘sen’lerin
hayalini
kurmak o kadar yorucu ki…
Belki
de güneşin olduğu bir yere gitmeli.
Sadece
güneşin…
Ya da
savaş olan bir yere gitmeli;
olur
ya,
ölürsün
belki:
ölürüm
belki.
Keşke.
12 Temmuz 2012 Perşembe
Tanısam keşke seni, ama her an ölebilirim.
Tanısam keşke seni, ama her an ölebilirim.
Ne var bu alaycı gülümsemenin ardında?
Çektiğin acılar mı bu kibirli duruşunun nedeni?
Yoksa dalga geçmek de mi mutlu etmiyor?
Çektiğin acılar mı bu kibirli duruşunun nedeni?
Yoksa dalga geçmek de mi mutlu etmiyor?
Senin de göğüslerinden biri diğerinden daha
küçük olabilir mi?
Merak ediyorum, başını yastığa koyar koymaz uyuyabilir misin?
Yoksa bütün birgün başka hiçbir şey yapmadan düşündüklerin,
senin de mi zihnini çalışmaktan daha fazla yorar?
Hiç sevmeyecek gibi görünüyorsun;
Ne olur sanki kandırsan kendini biraz?
Anladım, vaatlerden hoşlanıyorsun sen!
İşte sana vaatim:
Bana güvenmek zorunda değilsin.
Merak ediyorum, başını yastığa koyar koymaz uyuyabilir misin?
Yoksa bütün birgün başka hiçbir şey yapmadan düşündüklerin,
senin de mi zihnini çalışmaktan daha fazla yorar?
Hiç sevmeyecek gibi görünüyorsun;
Ne olur sanki kandırsan kendini biraz?
Anladım, vaatlerden hoşlanıyorsun sen!
İşte sana vaatim:
Bana güvenmek zorunda değilsin.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

