26 Nisan 2011 Salı

Yeni Görüntü ve Notlar


- Bazen kimi sınırlandırmalar bizi daha özgürleştirir. Bir odanın kapısını kapatmak mesela, bizi bir asansöre tek başımıza binmiş kadar rahatlatır. Sevgiye inanmıyor değilim ama bence çoğunlukla yaptığımız birbirimize katlanmaya çalışmak. “Cehennem başkalarıdır” diyen Sartre haklı olmalı…

- Hepimiz zaman zaman bir kaçık olduğumuzu düşünürüz, bilmeden, ukalaca. Ben ise bu aralar gerçekten bir deli olabileceğim ihtimali üzerine düşünüyorum. Ya gerçekse bütün bunlar? Başıma gelen her şeyin gerçek olması mı yoksa bir izdüşüm olması mı beni daha çok üzerdi kestiremiyorum artık. Bir insan delirdiğinde delirdiğini fark edebilir mi? Bence ruhumuz, gölgemiz. Tabii bunun bir önemi kaldıysa…

- İnsanlar bugün benim yaşıma geldiklerinde hayatlarının geri kalanını nasıl yaşayacaklarını seçiyorlar. Ben belirsizliği seviyorum. Seçmemeyi seçiyorum. Hep bir sonraki hareketimizi yaşıyoruz. Her yapacağımız planlı. Mesela; ‘’Ben birazdan bu araçtan inecek ve biraz işeyeceğim. Sonra da bir kahvaltı yaparım. Karışık tost var mıdır acaba?’’ diye düşünüyoruz. Ben yaşamın ve tostun her türlü halini seviyorum. Hemen hemen her gün çalar saatlerle kalkan bir toplumuz, onları kuruyor ve uyuyoruz. Bence kadranları kaldırmalıyız. Saat kadar totaliter bir araç daha yok. Pek vaktimiz kalmadı, yaşamaya gecikiyoruz ve ben mutlu uyanmak istiyorum.

İnsanların beni sevmesini değil, anlamasını istiyorum. Yeni kitabım bitmek üzere. Yarı otobiyografik-dramatik ve eleştirel bir kitap. Çok iyi bir iş olarak çıkmasını istediğimden yayınlatmak ve tamamen BİTTİ demek için aceleye getirmiyorum. Ama az kaldı. Galiba. Kesinlikle.

20 Nisan 2011 Çarşamba

Rüya Günlüğü

Yaşamın bekâreti

Onu öldürdüğümde aklıma doğumu geldi. Hayata karşı duyduğum nefreti yüzünden çıkartıyordum. Birini döverek öldürecek kadar neye kızabilirdim? Sadece o adam değildi problem, kimse kimseyi birini döverek öldürecek kadar kızdıramaz. Mutlaka başka duygular, başka birikmiş nefretler vardır işin içinde. Tanrının bazılarını özürlü olarak dünyaya yollaması gibi bir şeydi bu. Tanrı kime bu kadar kızmıştı da onları bu şekilde cezalandırıyordu ya da gerçekten buna hakkı var mıydı? Benim kimseyi öldürme hakkım yoktu fakat tren raylarından çıkmıştı işte bir kere ve kendimi durduramıyordum.

Birini öldürmeden yaşamı kavrayamayacakmışçasına savaşıyordum. Aslında en büyük savaşımı kendimle veriyordum. Bu çaresiz ve biraz sonra ölmek üzere olan adamın üstündeki ben, … Ben… Görüntüler bulanık…

Daha ilk yumruklarımda dişlerini sökmüştüm, acı çektiğini gördükçe rahatlamam ve artık biraz yavaştan almam gerekiyordu fakat bu beni daha da kızdırmıştı. Yanakları kanla doldu ve şişti, ben ise daha çok kan aktığını gördükçe daha çok tahrik olmaya başladım. KAN! KAN! KAN! diye çınlıyordu kulaklarım, sadece benim duyabileceğim bir şekilde. Benim tüm o anlamsız var oluşuma ve hayatıma rağmen hala vermekte olduğum mücadeleyi ondan da bekledim ama artık çektiği acı o kadar üst bir noktaya gelmişti ki tepki bile veremiyordu. Gözlerinde kurtulmaya dair bir ışık görememek beni mahvediyordu.

Bütün o bulanıklık içinde onu döverken sadece onu neden dövdüğümü düşünüyordum. Acaba birkaç dakika öncesinde neler olmuştu da şimdi bu adamın üstüne çıkmıştım? Fakat film ortadan başlamakta kararlıydı ve bir mesaj vermek istiyordu sanki bana.

Onu öldürdüğümde aklıma doğumu geldi. Annesiyle babasının yaptıkları o seksi düşündüm, dinamik bir sperm olmalıydı, en az bizim kadar hızlı ve kurnazdı ki döllemişti kendi kendini… Şüphesiz, annesi biricik oğlunun öldüğü haberini aldığında epey ağlayacak diye de düşündüm. Birazdan ölecek olan çocuk ben olsaydım o anne benimki olacaktı. Öyle ki az ölümden dönmedim. Zaten hepimizin yaşamı ile iç içe değil midir o? Hepimiz birazdan ölemez miyiz? Ama bir insanın ölümünden de acı bir şey varsa o da bir insanın kendi evladının ölümüdür. Öldürdüğümüz tüm insanların en az bir anne ve babaları yok muydu?

Ona son baktığımda artık bana bakmıyordu. Olsa olsa ölmüş olmalıydı. Gözleri açık, belirsiz bir yere doğru kilitlenmiş bakıyordu. Meğer evet yanılmamışım. Keşke yanılsaymışım. Onu öldürdüm. Kimseler yoktu etrafta, her rüya gibi belirsiz ve karanlıktı. Gerçek olmasından çok korktum ve bir an önce uyanmak için yüksek bir yer aradım. Yürüdüm, koştum. Koşarken ağladım ve sonunda bir şekilde bir bina tepesi bulup kendimi aşağıya doğru attım. Bu anı ne çok yaşamıştım…

Sonra uyandım. Kusmaya başladım. Kafamı kaldırdım, gözlerim ıslandı, boğazım ağrımaya, kalbim küt küt atmaya başladı. Tekrar biraz daha kustum ve rüyayı biraz unutmak, iyiden iyiye uyanmak için yatağımdan kalktım ve defalarca yüzümü yıkadım. Bütün bunlar da neydi şimdi?!

Artık henüz bir katil olmadığımın bilincindeyim. Artık, özgürüm… Hemen şimdi bu geceyi ve bu boktan odayı terk ediyorum…

29 Eylül 2010


Kızım, yakında bir kadın olacaksın!



Seni o kadar çok seviyorum ki sayamam hepsini. Ben senin için öldüm kızım ve onların tek söyleyebileceği "O sana göre değil!" Onlar beni indirmekten asla vazgeçmeyecekler ve ben geldiğimde hiçbir zaman bilemeyeceğim neyle karşılaşacağımı. Aklını çelmelerine izin verme. Bilmiyor musun... Kızım, yakında bir kadın olacaksın. Lütfen, gel elimi tut. Yakında bir erkege ihtiyacın olacak.

Urge Overkill - Girl, You'll Be A Woman Soon

17 Mart 2011 Perşembe

Charles Baudelaire

“Hep sarhoş olmalı. Her şey bunda; tek sorun bu. Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken zamanın korkunç ağırlığını duymamak için durmamacasına sarhoş olmalısınız. Ama neyle? Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun.” Charles Baudelaire

14 Şubat 2011 Pazartesi

Yeni Kitabım İçin Düşündüğüm Kapak Yazısı


Yeni kitabım için düşündüğüm arka kapak yazısını hazırladım; (Ya da önsöz olarak paylaşılacak)

Bakın, ben genç bir adamım ve ne hayatımda ne de yazılarımda edebi bir kaygı taşıyorum. Dahası bu kitap benden çok sizin eserinizdir, anlayacaksınız... Sizden tek bir ricada bulunacağım, insanlardan bir şeyler istemekten hoşlanmam. Beni okurken size bugüne kadar dayatılmış olan bütün değer ve yargılarınızı ardınızda bırakın. Bana arınmış olarak gelin, çünkü ben sizi yeterince kirli göstereceğim. Bu kitap size hoşunuza gitmeyecek şeyler okutabilir, onu bir anti-kahraman yazdı. Ama ben aydın bir serseri olduğumu düşünüyorum… Ben mesela bazen bütün gün karanlıkta oturur ve konuşmam. Siz güneşi ve iletişimi seviyorsunuz. Ve sık sık ölüleri ziyaret ederim. İki mezar arasına uzanıp tütün sarar ve düşüncelere dalarım, siz dualarla yetinirken. Ben dürüst bir yalancıyım ve bu insanlığa karşı bir “baş kaldırış” kitabıdır. İnsanların beni sevmesini değil, anlamasını istiyorum. Tanrım! Gene bir şeyler istiyorum… Tanrı?

31 Ekim 2010 Pazar

Yeni Çıkacak Olan Kitaptan Ara Ara Notlar



Bizim gökdelenlerimizin yanında gecekondularımız vardır. Halka çok benzer yapılar. Aralarında uçurum vardır ama hepsi aynı caddeye çıkar sonunda.

Adalar bisiklet, Arnavutköy piknik, Bakırköy kaos, Beşiktaş candır.
Kumkapı rakıdır, Kadıköy dershanedir.
Nişantaşı pahalı bir kahve ve vitrin, Bebek sahildir.
Üsküdar ezan, Beykoz ağaç, Avcılar deprem, Şile güneştir.
Levent takım elbise ve gökdelen, Fenerbahçe sükûnet ve köpektir.
Çatalca uzaktan olan ama sevilen bir akraba, Eyüp açlıktan ağzı kokmuş bir sokak çocuğudur.
Ve hepsi bir yana Beyoğlu İstanbul’dur.

Öldüğümde Dünya’nın en güzel şehrinde yaşadım diyeceğim. Çünkü herkes İstanbul’da yaşayabilir fakat herkes İstanbul’u yaşayamaz.




Kadınlar olmasaydı şiirler yazmazdım, okulu bitiremezdim, parfüme para vermez aynaları bilmez ve annemi hiç tanımazdım. Hayal kurmazdım ve mutsuz bir bilim adamı falan olurdum herhalde onları düşündüğüm kadar bilimi düşünseydim mesela. Yalansız ve sıkıcı bir hayat olurdu, erkekler meraklarından birbirlerini öpmeye başlar, tanrıyı kızdırırlardı. Gerçi kadın olmasaydı tanrı da olmazdı. O ne kadar inkar etse de bunu benim tanıdığım en güzel kadın annemden sonra tanrıdır. Fakat biraz utangaçtır.


Sevgilim;

Beni neden hiç aramıyorsun? Gerçi arasan da ne konuşacağımı bilmiyorum, her zaman yazarken daha iyiydim. Şuan bir sahildeyim, her yerim kum içinde kaldı, sanırım denizi hala sevemedim. Burada yüz kadar insan var, çoğu boğulmamak için yüzüyor ve hepsi senden habersiz olmalı. Seninle tanışmamış oldukları için üzülüyorum onların adına. Hiç beklemeyecekleri biri onlar için üzülüyor şuanda. Bu içgüdü nereden geliyor emin değilim ama birazdan biraz suya gireceğim. Eminim ki suda da seni düşüneceğim. Sana senin de bunu beklemene rağmen seni sevdiğimi söylemediğim için üzgünüm. Bu durumun eminim psikolojik, sosyolojik ya da başka bir ‘’jik’’ açıklaması vardır elbet fakat ben bilimi de hiç sevemedim en az bu deniz kadar. Ama ben iyi birisiyim. Kötü ve kayıtsız gibi görünmek isteyen makul bir insan. Belki de bu yüz kişiden daha mutlu, daha insan.

Geçen sabah insanların dişlerini fırçalarken ne düşündüklerini düşündüm dişlerimi fırçalarken. Neydi dişlerimizi fırçalarken aklımızdan geçenler? Kimsenin böylesi bir işle meşgulken dünyayı ya da salt beyaz dişlerle kendini kurtarmayı düşündüğünü sanmıyorum. Sanırım gün içindeki en boş şeyleri bu birkaç dakikada düşünüyorduk. Bu esnada ya evi dolaşıyor, televizyona bakıyorduk boş boş ya da içten bir şarkı mırıldanması yahut aynadaki bizdeki son gelişmeleri inceliyorduk. Şuan hiç daralmadan, sıkılmadan söylüyorum ki uyandığımda aklıma gelen ilk şeysin. Ve dişlerimi fırçalarken ya da tamamen farklı eylemlerde de orada olmayı becerebilen teksin.

Sana âşık olmak, orospunun birine tutulmak kadar umutsuz, bir köylü güzelini sevmek kadar masum ve bazen saatlerce dalıp gittiğimde bana titreyen elleriyle su getiren babamın elleri kadar tedirgin bir iş. Sen eski beraber olduğum kişilere göre sahilde geçirilen bir gün gibisin. Ve bütün bu aptal âşık laflarını bana yazdıran Julietin siluetisin.

24 Ekim 2010 Pazar

Yeni Kitap Hakkında...


Yeni kitabımın çalışmaları hızla sürüyor.

Zaman verirsem gerilirim bu yüzden ne zaman çıkacağı konusunda bilgi veremeyeceğim ama en azından bir altı ayı var.

Yazıların şu anki gidişlerine göre yarı otobiyografik - dramatik türde çıkacak.

İlk kitaptaki kısalı-uzunlu denemelere göre daha derin ve uzun konuları işlediği aşikar.

Ve ismi... Şuan aklımda bir isim var hatta o isimle açıyorum dosyalarımı ama bunu da şuan paylaşmaktan yana değilim.

Yeni kitabın bazı bölüm başlıkları şöyle;


  • İtiraflarım
  • Benim hikayem de her erkek gibi aynı yerden başlıyor. Annemden.
  • Masumiyetin Ziyanı Olmaz…
  • Hesaplaşmalar
  • Otel Odası Günlükleri
  • Gönderilmeyen Mektuplar