6 Eylül 2009 Pazar

Hiçliğe Övgü

son yazım medeniyetin -kendi hayatımdan da yola çıkarak kaleme aldığım- körelttiği aile ve toplum ilişkileri üzerine. kitaba da ekledim, bence güzel de oldu. afiyet olsun.


Hiçliğe Övgü

Bizim çok büyük bir evimiz vardı.
İçinde de dört tane televizyon.
Fakat bir şeyler ters gidiyordu.
Evimiz ve odalarımız büyüdükçe duygularımız küçüldü sanki.
Televizyondaki diziler, programlar iletişimimizi daralttı.
Medeniyet ise ufkumuzu ve bilincimizi köreltti.
Totaliter toplum bizi de aynı onlardan birisi gibi yaptı, kalıplara soktu ve o eski keskin hayal gücümüzü bile sınırlandırdı.
Evimiz çok büyüktü, çok paramız vardı bizim.
Para bizi gereksiz yere sorumluluk sahibi insanlar haline getirmişti, sözde de güçlü ve önemli.
Onu nasıl değerlendireceğimiz ve nasıl daha çok elde edebileceğimiz hakkında endişe ederek o gereksiz sorumluluktan ötürü birbirimizi yemeye başladık.
Daha çok şeye sahip oldukça lükslerimiz artıyordu. Lükslerimiz arttıkça sahteleşiyorduk ve artık biraz sakinleşmek yerine daha çok, daha çok istiyorduk.

Ben, herkesin odasına ortalama bir televizyonun düştüğü fakat içinde bir tek kitaplığın bile bulunmadığı büyük ve zavallı bir evde büyüdüm.
Yıllar önce hep beraber çekildiğimiz, yıllardır hiç değişmeyen, haliyle epey eski çerçevelerin içinde bulunan fotoğraflarımız vardı. Fotoğrafları çektirdiğimiz gün ortaya çıkacak fotoğrafların boyutlarına göre çerçeveleri heyecanla hemen oradan almış olmalıydık. Zaten yeni, renkli ve gösterişli bir çerçeve içine doksanlardan bir fotoğraf koymak oldukça ironik olurdu. Bu yüzden kıldan tüyden huylanan birisi olmama rağmen o çerçevenin tozlu ve pis görüntüsüne pek aldırmıyordum herhalde.
O malum çerçevelerin içindeki eski bize baktıkça, birbirimize eskiden ne kadar bağlı olduğumuzu, benim babama, annemin de abime nasıl kenetlendiğini gördükçe şaşırırdım.
Fotoğraf ve formalite icabı bir bağlılık değildi oradaki, bilirdim.
Bugün neydi bizde eksik olan da böylesine ayrı düşmüştük birbirimizden diye hayıflandım.
Ve hayatımızdaki fazlalıkların döngü içinde bize eksiklik olarak yansıdıklarını fark ettim.
Başka insanların bizden parayla satın alabilecekleri her şeyi gözümün önüne getirdim. Sahip olduğumuz her şeydi bunlar. Midem bulandı, biraz kustum. Sonra kaçmak istedim. Herkesi ve her şeyi geride bırakmak. Annemi, evimizi, televizyonlarımızı, üç yastıkla uyuduğum rahat fakat yalnız yatağımı, hırslarımızı ve yıllar içinde kompleks edindiğimiz nice şeyi.
Bir vahşetin içinde daha fazla körelmek yerine kaçarak ama asla unutmayarak yeniden başlamayı getirdim gözlerimin önüne. Manzara iyi görünüyordu.
Gittim ben de.
Ve döndüm bir süre sonra.
Zihinsel olarak her şeyi geride bırakıp ileriye doğru yol almaya hazırdım fakat fiziksel olarak ben hala annemin biricik oğluydum o yaz da.
Bundandır ki birkaç sene daha hazır ve avare konumumu korumaya karar verdim.
Geri döndüğümde her şeyin daha farklı olacağını amaçlasam da, on yedi yıldır taşıdığım bedenim rahata epey bir alışmış olduğu için her şey hiç değişmedi.
Yani anlayacağınız, çoğunlukla olduğu gibi gene direnmek ya da yaratmaktan çok ayak uydurmaya devam ettim. Ki bu haliyle hiç zor olmadı.

Diyeceğim o ki; Öyle büyük evin, dört tane televizyonun, elinin altında son teknolojinin en avare aletleri olmayacak arkadaş.
Aslında medeniyete kimsenin ihtiyacı yoktur. Tek sorunumuz bugüne kadar ona fazla alışmış olmamızdır.
İnsan dediğin elinin tersiyle geri çevirmelidir pahalı kıyafetleri, telefonları, şampuanları, interneti… Ama kolunda bir saati olmalıdır mesela. Zamana ve insanlara kıymet vermelidir. Bizde bulunan fakat bizden başka da herkesin bizden ya da bir başkasından parasıyla satın alabileceği her şey bize fazlalıktır.

Bir insanın hayalleri ve fantezileri uçlarda olmalıdır. Teknoloji, medeniyet ve para insanlara aptal bir sorumluluk yükler. Gariptir ki bütün bunlar insanoğlunu miskin ve avare de yapar.
Sade bir doğa ve mutlak bir hiçsizlik insanın ilk yüzyıllardan bu yana beraberinde getirdiği fiziğine ve zihnine tam uyar. Hiçsizlik ve doğrular büyük bir bilinçlenme ve arınmayı da beraberinde getirir. Yani tamamen doğada ve sadece onun şartlarına göre yaşamını sürdüren bir insan her şeye sahip, tamamen özgür bir insandır. Ve işin en önemli tarafı kimse miktarı ne olursa olsun parasıyla o yaşantıyı o insandan alamaz. İşte buna kimsenin parası yetmez…

Aslında Eddie Vedder Toplum isimli şarkısında benim size anlatmak istediğim birçok şeye o samimi kalemiyle dokunmuştu benden önce.
Diyordu ki;

‘’Sana göre sen ihtiyacından fazlasını istemek zorundasın. Her şeye sahip olana kadar özgür olamazsın.
Sahip olduğundan daha fazlasını istediğin zaman ihtiyacın kadarını düşün.
Para için yaptığın her sayı, seviyeni düşürür.
Toplum, sen çılgın bir türsün. Yapayalnız değil bensiz olmanı ümit ederim.

Gidin buralardan.
Gitmeliyiz buralardan.
İnsanların sohbetlerine, bedenlerine ya da onların hazırlayacakları yemeklere, kapıcının getireceği ekmeğe ya da hemen hemen her gün istemeyerek gittiğiniz okulunuza ya da işinize gerek yok.
İletişim için telefonlara, ulaşım için arabalara ya da gösteriş için daha çok paraya da ihtiyacınız yok.
‘Bu benim bilinçsiz ve bencil olarak geçireceğim son yılım’ deyin kendinize ve bir gün gerçekten vakti geldiğinde alın çantanızı ve ona yaklaşın.
Doğaya…

4 Eylül 2009 Cuma

Kingo Disco

Anlayacaksın ki yalnız değilsin, senden önce başkaları geldi buraya,
kimsenin geri dönmediği eğlence treninin ilk yolcusu değilsin, ne de son olacaksın.
Dikkat et çok heveslisin ama bende son bulacaksın.

Gel yavrum gel diskoma gel
Giy ışıklı botlarını çek latex montunu gel
Çizgili çoraplarını, panjurlu gözlüklerini halka küpelerini en cool triplerini
Tak! Tuk! Tak! ..... Tak da gel

Herkes gibi girebilirsin diskoma kapıdakine gülümse yeter
Cebine bi’şey koyma o sana saygıyla buyrun der
Kapıda duranlar bilmez içerde ne olduğunu
Bu yüzden kapıda dururlar, yaşamak için
Daha çok kişi alın içeri daha çok doldurun diskomu

İçerdeki ışıklar alacak gözlerini bi parlatacak beyaz dişlerini
en karanlık noktada ne olduğunu merak ederken dans edenlerden biri kulağına eğilerek
yüksek desibelde anlayamayacağın sözler bağıracak
"Hadi Git" diycek "Hadi Git Daha Çok Mutlu Olacağın Yere"…

20 Ağustos 2009 Perşembe

Başımı biraz belaya sokacağım seninle

Senin için farklı düşüncelerim var sevdicek.
Genel olarak hissettiklerimden farklılarını hissettirebildiğin için bana.
Başına buyruk kalbimi daha da bir kirleteceğim biraz aşk ile.
Bir süreliğine seninle yıkanacak ve akça pakça gezeceğim belki,
Ama biliyorum ki bu işin sonunda daha uzun vadede daha da yalnız ve pis birisi olacağım.
Zaman zaman aklıma düşecek yeniden yüzün ve midem ağrıyacak senin yüzünden.
Senin bana ve yaşadıklarımıza olan kayıtsızlığından ötürü biraz sinirleneceğim belki de sana.
Ama senden sonra katlanmam gereken şeyleri bu aralar pek de umursamıyorum.
Çünkü senin için farklı düşüncelerim var sevdicek.
Başımı biraz belaya sokacağım seninle.
Seni yaşamam için beni üzmene izin vermem gerekse de, al bu kalp senindir artık bebeğim.
Belki bu sefer mutlu oluruz gerçekten.
Kim bilebilir bütün bir döngünün aslında sadece bu zamanda bizi birleştirmek için var olmadığını?
Bende senden, sende de benden büyük parçalar bulunmadığını?
Senin yapbozunun eksik parçalarının bende, benim yapbozumun da kaybolduğunu sandığım parçalarının sende olmadığını?
Biraz sarhoş olmalıyım…
Bu sefer kaçmayacağım hiçbir şeyden ve ayrılsak bile gitmeyeceğim buralardan buralardaki anılarımıza inat, sensizken de var olabilmesini becereceğim. Sırf bir gün aynı senin gibi biriyle daha ya da bir umut yeniden seninle olabilmek için. Hayat umuttur.
Hayatıma bu şekilde girmene izin vermeme rağmen benden vazgeçmene bile kızmayacağım.
Ya diyeceğim. Ya hiç girmeseydin hayatıma? O zaman ne yapardım ben?



28 Temmuz 2009 Salı

Ben Hep 17 Yaşındayım

Kitabın önsözünü, sonsözünü ve arka kapağını da vereyim bari buraya. Bir onlar kalmıştı zaten nete düşmeyen =) Sık sık belirtiyorum şimdi hazır blogcanın en üstüne gelmişken tekrar yazayım;

Kitap Ekim ayının sonlarında beş bin basım ile bütün kitapçılarda olacak! ''Ben Hep 17 Yaşındayım.''

Önsöz:

Arayışlara, sevmelere, var oluşa, doğaya, tanrının ‘’bir’’ligine ve düşünebilen, sorgulayabilen insanlara ithaf edilmiştir, sadece onlar için yazılmıştır.

Ve tabiî ki aynı yaşta olmamıza rağmen çok farklı hayatlar yaşamış olduğumuz ve gene benim yaşımda olmasına rağmen idam edilmiş olan Erdal Eren’in yaşayamadıklarına ithaf edilmiştir.

Bakmayın siz yaşıma ya da görünüşüme, okuyunuz, okutunuz.

Sonsözde görüşmek üzere…

Sonsöz:

Onlar fark edemezler diyerek başladığım kitabımı nasıl bitireceğim hakkında en ufak bir fikrim bile yok. İstediğiniz ya da beklediğiniz şeyleri yazıp yazmadığımdan da emin değilim, tek bildiğim içimden geldiği gibi yazdığım. Bence olması gereken de bu olduğu için seveceksiniz yazdığım bu kitabı. Beğenmediyseniz baştan okumalısınız, gene beğenmeyecek olursanız, başaramamışımdır…

Ben bu yola ‘’Romanımı yazsam hayatım olur’’ diyerek çıktım. Aslında bir gün ailecek gittiğimiz kampın birinde kızın birine fena tutuldum, konuşamadım, o gün yazmaya başladım. Ve ortaya 17 yaşın masumiyeti, arayışı ve şehvet düşkünlüğü çıktı. Aşkın artık bir şehvet düşkünlüğünden fazlası olmadığını düşünüyorum zaman zaman. Yani sevgiliyle beraber uyumak, sevgiliyle beraber banyo yapmak, sevgiliyi bacak arasına alıp uyumak. Hepsi birer arayışın meyvesi, maksat tatmin olmaya çalışmak.

Yahu tamam tabiî ki şaka yapıyorum! Bu aralar gene yalnızlık içindeyim, saldıracak bir şeyler arıyorum haliyle. Bütün bir kitap size aşk şöyle güzeldir, böyle bir sarhoşluktur diye anlattım, şimdi tükürdüklerimi yalayacak değilim. Aşk falan güzeldir, yaşamak lazım. Karşı taraf zaten bizi anlayabiliyorsa uzun da sürer güzel de gider o ilişki, hadi kendinize iyi bakın. 19. yaşımda da okunmak üzere…

Kitabın arkasına gelecek yazı:

İstediğiniz ya da beklediğiniz şeyleri yazıp yazmadığımdan emin değilim, tek bildiğim içimden geldiği gibi yazdığım. Bence olması gereken de bu olduğu için seveceksiniz yazdığım bu kitabı. Beğenmediyseniz baştan okumalısınız, gene beğenmeyecek olursanız, başaramamışımdır…
Ben bu yola romanımı yazsam hayatım olur diyerek çıktım. Aslında bir gün ailecek gittiğimiz kampın birinde kızın birine fena tutuldum, konuşamadım, o gün yazmaya başladım. Ve ortaya 17 yaşın masumiyeti, arayışı ve şehvet düşkünlüğü çıktı.

Aşk için çok şey söyledim. Çoğu da zaten önceleri söylenmiş şeylerdi. Aşk bir hastalıktır, zaaftır, alışkanlıktır falan. Bence hepsinden de öte bir sarhoşluktur. Tadı güzel bir içkiyle sarhoş olabilmenin ayrıcalığıdır aşk. Kusması bile zevklidir o içkiyi. Sonunda kusacağını bile bile midene doldurursun o içkiyi. Herkes düşer bu paradoksa çünkü herkesin biraz kafayı dağıtmaya ihtiyacı vardır. Ama diyorum ya kusarken bile bir şeyler hissedersin. Farklı bir şeyleri içerir o hisler, farklı olduğu için tatlı gelir insana.

O içkiden hiç içmeyen sözde bilinçli insanlar vardır. Sağda solda içkinin, kusmanın zararlarını anlatırlar bir aptal gibi. Onlar evlerine sadece anahtarlarıyla girebilirken, her akşam yemeklerini yalnız yerken ve yataklarına tek başlarına uzanırken içlerine doğru kusarlar aşağılıklarını fakat farkında bile olmazlar. Bütün bunları herkes bir dönem yaşamış olmalı ki, insanlar içerler o içkiyi, vakti dolunca herkes kusar aşkını ve herkes çıkardıklarının o hayal kırıklığı yaratacak görüntüsüne rağmen yeni içkiler denemeye devam eder. Etmelidirler çünkü. Ta ki sarhoşluklarının sürmesine rağmen kusmayacakları ve kendilerine iyi gelecek bir içki bulana dek…

Aşk işte böyle bir arayıştır…

Gelecekteki Sevgiliye Mektup


Sevgili sevgilim.

Sana bu mektubu sen şimdi çok uzaklardayken ve ben ne yazık ki seninle henüz tanışmamışken yazıyorum.
Sana seni her daim mutlu kılacağıma dair bir söz verirsem hata yapmış olurum.
Sen beni henüz belki tanımıyorsun ama ben ancak mutlu iken başkalarını mutlu edebilirim.
Yani bu biraz da senin bana vereceğin mutlulukla alakalı.
Fakat ben bazen bana vereceğin her şeyin hakkını veremeyebilirim.
Böyle durumlarda bana kızma, çok da keyifli bir ailem olmadı benim. Aşkı küçük yaşta anne ve babamda değil sokaklarda öpüşen çiftlere imrenerek fark ettim.
Hayatıma olumlu olumsuz çok şey katacağını düşünüyorum.
Bu kısa bir sarhoşluk, uzun vadede daha da büyük bir yalnızlık ya da sadece cinsel birleşimler olabilir.
Hayat o kadar karmaşık bir hal alabilir ki, bir gün belki senden bile sıkılabilirim.
Bazı günler senden kaçmak isteyebilirim ya da ansızın sana sarılıp uyumak.
Böyle durumlarda benden korkacak gibi olursan…

Tanrı, benim sana en çok ihtiyacım olduğu zamanda verecektir seni bana.
En azından bu içgüdüsel düşünce benim seni sabırla beklememi sağlıyor.
Anlatabiliyor muyum senin benim için olan önemini?
Sensizlikten yani acizlikten bir salak gibi tanrıyı katıyorum cümlelerimin arasına.
Yoksa daha klasik yoldan ‘’Seni seviyorum aşkım bebeğim’’ mi demeliydim?

Biz birlikteyken her şeyin üstesinden gelebiliriz.

Belki birbirimize çok güzel çok pahalı hediyeler alamayabiliriz ya da ben seni sana kendini çok ünlü çok önemli birisiymiş gibi hissettirecek yerlerde yemek yemeye götüremeyebilirim. Ama el ele dünyayı dolaşabiliriz mesela. Elimizde bir harita bile olmadan her yeri gezip kaybolmayı göze alabiliriz sanki. Evet, evet birlikteyken böyle şeyleri deneyebiliriz. Belki bir ara hiçbir insanın barınmak istemeyeceği bir yerde çadır kurup içinde ve dışında günlerce yaşamayı deneyebiliriz. Ve emin ol artık mutlu da olabiliriz, sen ve ben artık ‘’biz’’ olmuşken.
Her sabah ilk kalkan öbürünü öperek uyandırabilir mesela. Hatta bu bir adet, gelenek görenek ya da kalıcı olması için daha ne gerekiyorsa ondan olmalı.
Senden bu tür çılgın deneyimlerde benimle olmanı istersem ve böyle durumlarda benden korkacak gibi olursan…

Dur daha söyleyeceklerim bitmedi.
Dedim ya anne ve babam kadın erkek ilişkilerinde bana pek iyi örnek olmadılar diye, işte bazen istemsiz olarak bana en çok yansıyan o kadın erkek ilişkisinden ötürü yılların acısını senden çıkartmayı deneyebileceğim zamanlar gelecektir.

Böyle durumlarda benden korkacak gibi olursan…
Bu tür zamanlarda benden ayrı gitmek isteyecek gibi olursan, anlarım seni sevgilim. Anlarım seni ve zaten seni senden önce ben ayırırım kendimden. Hatta senin ruhun bile duymadan sana başka ve daha olgun yeni bir ‘’ben’’ bile bulmaya çalışabilirim. Sırf ben, seni benden uzaklaştırdım diye yas tutmaya başlayacak gibi olurken seni çok sevdiğim için bir de senin beni artık düşünmemen için yaparım bunu.

Anlatabiliyor muyum senin benim için olan önemini?
Yoksa daha kısa yoldan ‘’Seni seviyorum aşkım bebeğim’’ mi demeliydim sana?
Sahi, mutlu olur muydun o zaman?
Kusura bakma, sen benden bunu beklesen bile ben aşkı ve hislerimi böylesine zavallı kısa yollarla anlatamazdım sana. Zaten beni biraz anlayacak gibi olsan, sen de yetinmezsin seni seviyorumlarla.

Gelecek zamana geçmişten yazılmış bir yazıdır bu. İçinde kaygılarımı da hayallerimi de barındıran. Henüz seninle hiç tanışmadan ama bir gün mutlaka beraber olacağımızı bilen benim, sana seni daha tanımadan bile neler yazabileceğimi gösteren bir mektup.

30 Haziran 2009 Salı

İstanbul Böyle İşte



oluyor sanki bu iş. fotoğrafçılıktan bahsediyorum. eskiye nazaran daha bakılabilir şeyler yakalayabiliyor gibiyim. bu iki fotoğraf sevip de kavuşamayanlara gelsin. üzerlerine tıklayıp büyük hallerine bakabilip arka planınıza koyabilirsiniz. zaten biliyorsunuz bütün bu anlattıklarımı. neyse uzatmı-cam! herkese iyi bronzlaşmalar. ok kib by asl pls mucx

29 Haziran 2009 Pazartesi

Poker Masası


Hepimiz oynamayı küçük yaşlarda bazı şeyleri görerek, hissederek ya da sadece denk gelerek öğrendik aslında. Yani pokerin nasıl bir oyun olduğunu hepimiz biliyoruz. Fakat her şeyi yaşayarak öğrenmek istiyoruz. Çok kazanmayı, kaybetmeyi, kaybedişin ardındaki yalnızlığı ve daha çok kazanma hırsını yaşayarak öğrenmek istiyoruz.

Hayatı poker masasıyla özleştirebiliriz.

Masaya ilk oturduğumuzda elimizde masadaki herkesin küçümseyeceği kadar az bir para vardır ve biz hafif şaşkınlık biraz da hırs ile oturmuşuzdur o sandalyelere.

Diğer oyuncular gözümüze ne kadar da büyük gözükürler ilk başlarda, fakat oyuna alışmamızla beraber masadaki birkaç kişinin önüne geçmeye başlarız ve artık oyun keyif vermeye başlar.

Biraz şansın, biraz tecrübesizliğin ve tabiî ki biraz da kaderin yardımıyla o başta gözümüze çok ulu gelen masanın kralı olmuşuzdur artık. Oyunculara tekrar bir bakarız şöyle ve elimizdeki paranın çokluğuyla kıvanç duyarak biraz daha büyük bir masaya geçeriz.

Paramız çok olduğu için çok daha fazla kazanmak için elimizdeki parayı çok rahat ortaya koyabiliriz, hatta ara sıra rakibi caydırmak için ortadaki paranın bile katlarcısını ortaya koymaya başlarız.

Bir kazanır, bir kaybederiz fakat önde olan bizizdir genelde. Artık hiçbir masa bizi korkutamaz, hatta artık her oyuncuya olağanüstü bir kibirle yaklaşır ve ismimizden önce elimizde tuttuğumuz paranın miktarını sereriz gözler önüne.

Ve kaybetmenin vakti gelmiştir artık. Neden kaybederiz biliyor musunuz? Çünkü o masadaki herkesin aslında eşit olmasına rağmen, biz elimizde tuttuğumuz o paradan dolayı kendimizi farklı görmeye başlarız, çok daha kazanmak için çok daha büyük riskler alırız, masadaki herkesi daha da imrendirmek için daha da hırs yaparız ve en kötüsü de ne kadar kazanırsak kazanalım nerede duracağımızı hiçbir zaman bilemeyiz.

O konuma gelene kadar harcadığımız emeklerin hiçbir anlamı kalmaz çünkü ne de olsa biz artık kaybetmeyiz, kaybedemeyiz. Haykırırız masadaki oyunculara; ‘’Bakın elimde tuttuğum paralarıma!’’

Kibir, hırs ve ego üçgeni, şeytanın o meşhur üçgeninden başka bir şey değildir ve işte artık o üçgenin iç açılarının toplamı, kibri yüzünden eleştirilen, hırsı yüzünden bırakamayan ve egosu yüzünden de masadaki herkese ne kadar muhteşem(!) birisi olduğunu göstermek isteyen o zavallı insandır.

O zavallı insan, bütün insanlardır.

Bütün insanlar o üçgenin dışında kalmasını beceremedikleri sürece hayatta biraz kazanacak olsalar da kibirleri, hırsları ve egoları yüzünden uzun vadede kaybetmeye mahkûmdurlar.

Ne durmasını bilirler ne şükretmesini. Ne paylaşmasını ne de mütevazı olmasını. Ve kaybederler.
Ama tanrı onlara bir şans daha tanımakta gecikmez.

Biraz zaman geçer ve insan poker masasına geri döner.

Artık daha temkinli olmak zorundadır çünkü tecrübelidir kazanma ve kaybetme konusunda. İkisinin de getirilerini iyi bilir.

Ve gene toparlar kendini kendince, eskisi kadar iyi olmasa da iyidir artık ve eskisi kadar iyi olabilmek için devam eder oyununa. Bir zamanlar da olsa ‘’çok’’u yaşamış kişi ne de olsa ‘’orta’’ ile idare etmek istemez, edemez.

Eskisi kadar iyi olur belki de fakat eskisi kadar da aptaldır hala. Çünkü eskisinden de iyi olmak ister artık. Bu kötü bir temenni olmasa da çok büyük olmak için o üç lanet şeye ihtiyacının olduğu yanılgısına kapılır.

Ya tekrar çok kaybeder ya da eskisinden de çok başarılı olur o insan.

Tekrar kaybettiğinde eline bir daha böyle bir şansın geçmeyeceğini bilir. En azından artık bir şey öğrenmiştir ve başı hep öndedir.

Çok başarılı olsa da o oyundan vazgeçmesini bilemez, dedik ya hani ne şükreder ve mütevazı olur ne de eski başarısızlıklarını kanıtlama çabasına girmekten kendini alıkoyamaz.

Mutlaka sıfırlanır bir gün ve onun da başı düşer aşağıya.

Ve işte poker böyle bir oyundur.

Poker elimizde tuttuğumuz hayatımızdır. Hayatımız zaten bir oyundur. Hayat, bize çok zaman fırsatlar tanır, çoğu zaman fark edemeyip arkamızı dönsek de o fırsatlara bazen kader fırsatı bile önümüze koyar. Sevinir, peşine düşeriz fakat aslında en güzel fırsatlar bile sadece bir denemedir. Siz buna tanrının sınaması da diyebilirsiniz, doğanın bir döngüsü de sadece bir rastlantı da fakat şu bir gerçek ki önümüze neler çıkarsa çıksın insan zavallılığını yenemediği sürece hiçbiri bir şeye yaramaz nice fırsatlar.

Sanırım şimdi hepiniz poker konusunda neler yapmanız gerektiğini daha iyi biliyorsunuz.
Peki, söyleyin, zamanı geldiğinde yapmanız gerekenleri yapacak mısınız yoksa üçgenin iç açılarını mı toplayacaksınız?

Tabiî ki de doymayacak, hep daha fazlasını isteyecek ve bir gün elinizdekileri de yitireceksiniz.
İsterseniz tekrar tekrar okuyun bu yazımı ve üzülmeyin, hiçbirimiz mükemmel değiliz. Hepimiz onlarca zaaf ve istekten oluşan, sadece tüketen ve kendince var olmaya çalışan zavallılarız. Bu tabuları yıkabilen insanlar da var. Onları zaten hemen akıllarınıza getirir, parmaklarınızla gösterir biraz imrenir biraz da çekemezsiniz. Hâlbuki onlar sizin onları çekememenizi önemsemez bile. Çünkü onlar bir defa poker masasına oturur ve siz üçgeninizle düzüşürken onlar temkinli bir şekilde kazanmaya devam eder. Ve hiç durmazlar çünkü birçok zavallı insan gelip geçer o masalardan ve hepsi uzun vadede kaybeder. Onlar ise hiç durmadan her vadede kazanmaya devam ederler…

Beni merak edecek olursanız, ben bütün masaların en zavallı oyuncusu oldum her zaman. Çok kazandım ama yetinmedim ve çok kaybettim. Bir gece gene çok kazandım fakat asla doymak bilmedim. Hiçbir zaman da yaşadıklarımdan bir şeyler çıkartamadım ve her oyunum başta iyi gitse de hayal kırıklıklarıyla sonuçlandı. Yani ‘’O hikâyedeki mal benim.’’ En azından dürüstlüğüm kaldı bende ve hiçbir masa ve hiçbir oyuncu onu alamadı elimden. Ve böyle bir yazı yazabildim kaybettiklerimden. Ben bu oyunun böyle bir zavallısı oldum.

Peki, siz kimsiniz? Bu hikâyedeki hangi karaktersiniz? Yoksa hiç oynamıyor musunuz bile? O zaman siz baştan kaybetmişsiniz…