30 Mayıs 2009 Cumartesi

Aşk = Ruh İkizi


Şimdi bana aşk nedir diye soracaksınız.

Ben de size bir şeyler geveleyeceğim.

Gene ondan bundan alıntılar yapıp, aynı tanrıya ve var oluşa ulaşmak gibi girişimlerde bulunacağım.

Belki birkaç sözde örnek çift ile sohbete dalacağım, aşkı buldunuz mu diye soracağım, onlarda bilinçsizce gerçek aşkı bulduklarını anlatacaklar bana…

Hani diyor ya usta ‘’En güzel çocuk henüz doğmadı. En güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız’’ diye.

Dünya’nın en güzel aşkı da yaşanmadı henüz.

En azından siz duruma böyle bakın ve bu işin öncüsü olmaya koyulun.

Sevin, sevişin, okuyun, dans edin ve arayın aşkınızı.

Aşkı sakın küçümsemeyin. Çünkü ‘’aşk’’ derken gerçek bir ruh ikizinden bahsediyorum ben…

Bu gerçekten de sanıldığından çok daha önemli bir kavram.

Bu Dünya üzerinde herkesin tam ve net bir ruh ikizi vardır diye düşünüyorum. Hatta hayatımızı hep onu arayarak geçiriyoruz ve çok büyük ihtimalle onu bulamadan ya da başkalarını o sanarak tamamlıyoruz aşk yaşantılarımızı.

İnsanlar ileride para kazanmak için çok çalışırlar. Bu çalışma bir işte çalışma da olabilir, ders çalışma da fakat çoğu kişi bunu seçtiği için değil ileride kendisine itibar ve para getirecek olmasını sevdiği için uygular.

Peki, neden amaçlar bu kadar basittir?

Ya da şöyle sorayım, gerçek bir ruh ikizini bulmuş, ona onun kendisini sevdiği kadar çok âşık olmuş birisi sizce böyle fani şeylere ihtiyaç duymaya devam eder mi? Bütün egolarından ve insanların %95’inin kendisine hedef olarak gördüğü şeylerden arınmış olmaz mı?

Evet… Bal gibi de olur. Aşk bizi Dünya üzerinde var olmaya devam eden bütün lükslerden, ihtiyaçlardan ve hırslardan alıkoyar. Bu yüzden büyüleyici bir şeydir. Hem sarhoşluktur hem de büyük bir bilinçlenme ve arınmadır. Aynı tanrı konusundaki gibi insanlar ortaya aşk diye bir kelime attıklarında şöyle bir duraksarlar. Hâlbuki tanımı basittir; aşk = ruh ikizidir.

Her anlamda bizi tamamlayan bir ruh ikizi. Zaaflarımızı bile çok seven, yataktan ilk kalktığımız anda bile göz göze gelmek ve onu öpmek isteyeceğimiz birisi. Dünya üzerinde bizi tamamen tamamlayabilen bir insan daha var. Bizimle hemen hemen aynı şeyleri yaşamış, yaşanılanlardan da benzer şeyleri çıkartmış bir insan. Onunla ilk karşılaştığınız anda bile sizin onu, onun da sizi ‘’işte bu benim Dünya üzerindeki ruh ikizimdir!’’ diye yanına çağırıp, yıllardır birbirinizi arıyor olmanın acısıyla dakikalarca sarılmanız mümkündür…

Dikkat edin bu ana kadar hiç cinsiyet farklılıklarından bahsetmedim. İnsan hormonlarıyla ters düşecek olsa da bu ruh ikizi sizin kadın olmanıza rağmen Dünya’nın öbür ucundaki bir kadın da olabilir…

Zaten aşk, şu dünyada benden bir tane daha yok diyememektir. Tarihteki ve gelecekteki bütün aşkları kapsayan yegâne kavramdır ruh ikizi.

Sözde aşklarda geçen sıkıcı kavramlar vardır. Alışmak, sıkılmak gibi. Hâlbuki gerçek bir aşkta kişinin ruh ikizine alışması gerekmez. Zaten kendisi onda da vardır, onda da kendisinden parçalar. Ve bir insan kendi ruh ikizinden sıkılamaz. Aksi takdirde kendinden bıkmış olması gerekir ki bu da felakettir. Böyleleri âşık bile olamaz.

Şimdi bir bakalım elimizde neler var ve nelerden bahsetmişiz.

Ruh ikizi nedir, neden onu bulmalıyız, neden geçici aşklarda fazla oyalanmamalıyız ve gerçek bir aşkın hayatımıza katacaklarından haberdarsanız artık, onunla birlikte olduğunuz zaman dünyanın bütün güzelliklerini görebileceğiniz ve daha önce de belirttiğim gibi onunlayken insanların %95’inin kendisine hedef olarak gördüğü şeylerden uzaklaşabileceğiniz bir ruh ikizi size mutlak bir kıvanç ve bohemlik verecektir. Bu yüzden aşkın bana göre birkaç kelimeyle tanımından bahsetmeden önce diyeceğim şudur ki;

Tutkuyla sevin her şeyi. Çiçeği, böceği, kızları ya da erkekleri. Çünkü sevgi, saygı yetmez. Tutku ve hayal serpiştirilmelidir aşklara. Ya Nurullah Genç’in de bir şiirinde dediği gibi ‘’seni yaşamadan ölmeyeceğim’’ diyerek sevmelisiniz ya da sıkıcı ve yalan ilişkilerinize devam etmeye razı olmalısınız. Ve gerçek aşkınızı (ruh ikizinizi) yaşayamadan ölmeyi kabullenmesini bilmelisiniz…

Bence bu tür kabullenmelere gerek yok. Siz siz olun ve konu aşk olduğu vakit gururunuzu ve mantığınızı bir yere koyun ve kalbinize, vicdanınıza kulak verin. Biraz sarhoşluktan kimseye zarar gelmez…

Aşk; sanrıdır. Yanılgıdır. Kötüdür, pistir, kakadır. Mucizedir. Geçicidir. Tutkuludur. Çekicidir. Rüyadır. Masumdur. Kötü bir şakadır. Hem vardır hem yoktur. Bütünleşmektir. Sarılmaktır. Biz olmaktır. Gözyaşıdır. Aptal bir sırıtmadır. Salaklaşmaktır. Sevişmektir. Hayaldir. Utangaçlıktır. Kıskanmaktır. Candır. Duygusal saçmalıklardır. Dibe vurmaktır. Bir insanın başına gelebilecek en güzel şeydir. Çelişkidir. Hastalıktır. Pişmanlıktır. Bahardır. Müziktir. Emektir. Kavuşamamaktır. Unutamamaktır. Etkilenmektir, özlemektir. Alışkanlıktır. Gereksinimdir. Aranandır. Sarhoşluktur. İlahidir.



Çal kapımı çal, Bu ruh arsız, kararsız. Soy beni içim rahat, Aklım tutarsız.

19 Mayıs 2009 Salı

Dogmatik Dinler

Yani şimdi merak etmemek elde değil, bir bebek dünyaya geliyor ve bu bebek anne ve babasından dolayı bir Hıristiyan olarak doğuyor. Ailesi, akrabaları, okulundaki arkadaşları ve sokağında merhabalaştığı herkes Hıristiyan.

O çocuk da yıllar içinde, okulunda, çevresinde kendisine toplumun dini anlatıldıkça dogmatik inancını iyice kabulleniyor ve papaz olmaya karar veriyor ve bu kararı verirken diğer dinleri de şöyle bir okuyor, araştırıyor hatta birkaç tane de Müslüman ve Budist ülkelerine geziler yapıyor yüzeysel olarak. Tamam diyor ben papaz olacağım, Hıristiyanlık tektir, en doğrusudur.

Ya bu çocuk dindar bir Müslüman ailenin bebeği olarak dünyaya gelseydi?

Her dini, inanışı, kutsal kitabı, dinlerin tarihlerini, din felsefesini ve psikolojisini vs. araştırıp da gene Hıristiyan bir papaz olmayı mı tercih edecekti sizce? Yoksa akışına mı bırakacaktı?

Ailesinden, akrabalarından, okulundaki arkadaşlarından ve her gün sokaklarındaki merhabalaştığı insanlardan etkilenip, onlara uyup da bir Müslüman olarak ölmeyi tercih etmeyecek miydi?

Daha doğrusu şöyle sorayım, bugüne kadar kaç kişi dogmatik dinini uzun arayışlar sonucunda net bir şekilde değiştirebildi?

Sayılı kişi… Yazık…

Aklı başında ve öz iradeye sahip bir insanın kendi fiziksel ve zihinsel durumuna göre, bütün dinleri araştırıp da birini seçmesi ya da hiçbirini seçmemesi hatta kendi halinde kendi prensiplerini ve inançlarını ortaya koyması gerekmektedir ve ben inanıyorum ki bundan on beş yıl sonra kimse bir din ile doğmayacaktır.

Kişi başlarda ailesi ve yakınlarından etkilenebilir fakat doğduğu anda kimliğine ailesinin benimsediği dini yapıştırmak mantıksızdır. Bebek büyüdüğünde ve kendince bilinçlendiğinde bir din kararı verip onu yazdırmalıdır.

Hep tekrarladığım bir şeydir bence tanrıyı değil dinleri araştırmak lafı…

Peki bu insan baştaki hikayedeki gibi imanlı ve kutsal kitapların birleştiği bütün konularda hakim bir insan olarak fakat bir Hıristiyan olarak ölseydi gerçekten de sonsuz cehennem azabını hak edecek miydi??

Güneş Tanrisi


Tamam, şimdi tanrı güneş olsun. Tek ve tam bir tanrı olduğu gibi aynı şekilde de tek bir güneş vardır.

Aynı güneşin aynı etten kemikten olan insanlara farklı gelişi gibi tanrı kavramı da farklı algılanmış ve bakış açılarına ya da o zamanların yaşantılarına göre değişik inançlar ortaya çıkmıştır.
Aynı güneşten insanlar korunmak için gözlükler takıyor, onun olağanüstü görüntüsünün tadını çıkartmıyor, onu doğurmuyor ya da batırmıyor hatta ondan hoşnut değiller ve gene aynı güneşin doğuşuyla beraber güne güneş ışınları altında dans ederek başlayan bilgeler mevcut.
Ferrari’sini Satan Bilge adlı kitaptaki şu meşhur Sivana Bilgeleri’nden bahsediyorum.
Ve o bilgelerden yola çıkarak insanların var olan çoğu şeyde birbirleriyle çeliştiklerinden…

Herkesin yaşadığı toplumda ortak olarak belirlenen bir dini seçmesi ve bu dinin diğer genel dinlerden ayrılması aslında iyi bir şey değil fakat yazımın sonunda belirteceğim /önceki sayfalara bakınız/ bir düşünceme/teorime göre kurtarılabilir bir olaydır.

İslam diğer bütün dinlerin yanlışlıklarını kapatmak adına geldiyse neden bu önlemler en başında alınmadı da günümüzde hala yenileri çıkmakta olan inançlar türedi durdu? Tanrı her şeyi biliyor, her şeye kudreti yetiyordu ya yüzyıllar sonra kullarının onun yolladığı kitaplarda bile ayrılacağını hatta insanlar tarafından değiştirileceğini ve ortak bir inanç bulamayacaklarını kestiremedi mi?
Yoksa yüzyıllardır süren bu kaosun sahibi ve ortaya çıkış kararını veren de mi kendisi? Dogmatik inançlardan kopup en doğru dini bulmamızı isteyen ve sessizliğini korumayı seçen zaten kendisi mi?
Yani her şey ama her şey zaten hiçbir şeyin bile olmadığı zamanlarda planlanmış mıdır?

Lafı uzatıp da kelime oyunu yapacak değilim, Bilgelerin hayatındaki güneşin yeri ve önemi konusundaki verdiğim örnekle demek istediğim şudur ki aynı güneşin bile aynı etten kemikten olan insanlara farklı yansıması durumu varken tanrı kavramının da değişik şekillerde ele alınması beklenmedik bir şey değildir.


9 Mayıs 2009 Cumartesi

Var Oluş ve Ölüm Üzerine Bir Teori

Şuana kadar bugüne kadar benim kafamda oluşan soru işaretlerinden, genel olarak insanların inançları konusundaki farklılıklarından, bir şekilde tanrıya ulaşma yollarından, kafamdaki bir tanrı figüründen ve tanrının aranacağı yerlerden vs. bahsettim.

Gelelim bu konuda son olarak belirteceklerime, çoğu soru işaretinin kalkacağı yere ve bir teorime…

Hıristiyanlar kendi kutsal kitaplarına göre ve sorumluluklarına göre, aynı şekilde de Müslümanlar kendi inançlarına göre yargılanabilir.

Böylece dogmatik inanışlar da riske girmemiş olur yani herkes kendi mensubunun dini inanışından sorumlu olabilir.

Öldüğünde herkes kendi aklına uygun bir tanrı ve hep kafasında olan belirli bir din ile ve cennet ve cehennem ile karşılaşabilir.

Bu sayede bir Hindu öldüğünde ona neden gusül abdesti almadın ya da neden namaz kılmadın diye hesap sorup da sonsuz azaba yollayamayacaktır kimse.

Ateistlerin bu teoride hiçbir şansları yoktur.

Fakat eğer tanrı gerçekten affedici ise onları iyi birer insan olana dek reenkarnasyon ile eğitebilir, aynı ruhları farklı bedenlere yaşatmaya devam edebilir.

Böylece ruh göçü teorisi de başarılı bir yerde kullanışmış olur ve affedici tanrı kendisine inanmayanları bu yolla eğitip iyi birer insan haline getirebilir.


Ruh göçü ile ilgili Vikipedi’de rastladığım bir yazı; ‘’ Prof. Stevenson 40 yılını, geçmiş yaşamlarını hatırlıyor gibi görünen çocukları incelemeye hasretti. Yaklaşık 1000 çocuk üzerinde incelemelerde bulundu. (İncelediği vakaların sayısı 2002 yılında 2006'yı bulmuştur.) Prof. Stevenson her vakada çocukların raporlarını metotlu olarak belgeledi. Böylece, çocukların anlattıkları ile ölen kişilere ait olguların paralellik göstermekte olduğunu doğrulamayı başardı. Aynı zamanda söz konusu ölen kişilerde ölüm ve yaralanmaya yol açmış yara izlerinin söz konusu çocuklarda doğum işareti ve doğum kusuru olarak belirmiş olduğunu, otopsi fotoğrafları gibi tıbbi kayıtlarla doğruladı’’

Big bang teorisi hemen hemen diğer teoriler gibi zaten kutsal kitaplarla ters düşen bir teori olmadığı gibi önümüzdeki on yıl içinde insanoğlunun elinde de patlayabilir ya da bu konuda daha açık kanıtlar da ortaya çıkabilir fakat evrim teorisine Big bang gibi artık bilimsel değil de daha çok insanın kendi topluluğu içindeki evrimi ve değişimi olarak bakmamız gerekmektedir.

Öyle ki bu zaten böyledir, hatta bu evrim günümüzde de hala devam etmektedir.

Teknoloji ve yaşam biçimlerine hatta yaşam kalitesine onar yıl arayla bakarsak hala devam etmekte olan mutlak bir değişimi fark edebiliriz.

Tek bir Rab vardır, bu kesindir fakat tanrı milyarlarca insanı adil ve memnun bir şekilde yargılayabilmek için böyle bir seçenek sunabilir kendisine.

Ya da biz onu kızdırmayalım ve bunu insanoğlu için ‘’alternatif bir yargı ortamı’’ olarak adlandıralım.

Yani buna göre eski Mısırlılar öldüklerinde gerçekten de o iki soruya göre yargılanmıştır. Hatta hala ben de böyle yargılanacağım diye düşünen bir beyin varsa yaşamdan mutluluk alabilmeye ve bu mutluluğu başkalarıyla da paylaşabilmeye ve bu yolla kendi hayalindeki cennete girmeye çalışacaktır.

Tevrat’ın felsefesi, İsa’nın mucizesi ve Arapların cennet hayalleri kendilerine canı gönülden inanan herkese açıktır.

Din farklılıkları ve farklılıklar göstermekte olan bu dinlerin mensupları arasındaki anlaşmazlıklar bu yolla giderilebilir, en önemlisi de iyi bir insanı sırf dogmatik dininden dolayı (şimdi kalkıp da en doğru bulduğum din olan İslam’ı eleştirmeye kalkacak değilim fakat İslam’a göre İslam’dan farklı dinlerin pek de hoş görülmediğini geçen sayfalarda Kuran’dan ayetler vererek açıklamıştım ne yazık ki) yanmamasını sağlar.

Kutsal kitapların birleştiği konularda (özü sözü bir, kibirsiz ve hoşgörülü bir insan olmak, hırsızlık yapmamak, kul hakkına girmemek ya da kimseyi öldürmemek gibi) istenilenlere ulaşan bir insan kendi aklıyla kurduğu ya da okuyup da benimsediği bir cennete gidebilecektir.

Son olarak diyeceğim şudur ki tanrı; sessizliği ve sükûneti seven, asaletini ve ulaşılmazlığını da bu sayede sağlayan ve sürdürebilen, onun hakkında bir şeyler söyleyecek gibi olduğumuzda sık sık ‘’belki’’ ve ‘’bence’’ gibi öznel yargılara düşmemize neden olan, Nietzsche’ye göre bir ölü, birçok filozofa göre zaten hiç doğmamış olan, son kitabında zaten doğmadığını ve doğurmadığını ilan eden, bütün bu soru işaretlerine rağmen de bütün insanlığın içlerinde, en temiz yerlerinde bulunan egemenliktir, iyi ki vardır, hep olsundur…

Kim bilir belki de yüzyıllardır bir rüyanın içindeyizdir ya da Aldous Huxley’nin de dediği gibi zaten bu dünya başka bir gezegenin cehennemidir, ne malum?

İki Büyük Din ve İnanış Farklılıkları

Bugünkü tanrı karmaşasının sebebi, insanların daha da cahilleşmesine rağmen Dünya’ya 1400 yıldır yeni bir kutsal kitabın ya da peygamberin gelmemesi değil de, genel olarak dünya üzerindeki inanç değişiklikleridir.

İnsanbiçimci dillerle yazılmış ve karşımıza Tanrının sözleri diye sunulan her yazıyı dikkatle irdelemeliyiz aksi takdirde sonsuz bir utanç içinde yer alır ve var oluş görevlerimizden en önemlisini gerçekleştirememiş oluruz. Şüphesiz, var oluşumuzdaki en önemli amaç, tanrı ile anlaşabilmek, onu anlayabilmek ve ona kendimizi anlatabilmektir.

İncil ve Kuran arasındaki en büyük farklılıklardan birisi de Tanrı'nın üçlü birliği durumudur. Kuran’da geçen ayet ile ( O, doğurmamış ve doğmamıştır. Onun hiçbir dengi yoktur.) bazı bağnaz Hıristiyanların İsa Tanrı’nın oğludur düşüncesi haklı olarak çelişmektedir. Aslında bu konuda iki kitapta da herhangi bir hata söz konusu değildir çünkü İncil’de ‘’İsa Mesih Tanrı’nın oğludur’’ anlamı ve arkasından gelen Tanrı’nın üçlü birliği durumu Tanrı'nın Özü, Sözü ve Ruhu, başka bir deyişle Baba, Oğul ve Kutsal Ruh olarak adlandırılır. Bu adlar üç Tanrı'yı değil, aynı Tanrı'nın üç bilinçli unsurunu ifade etmektedir fakat günümüzde çarpıtılan birçok şey gibi bu da çarpıtılmıştır ve gene bir kargaşaya, bilinmezliğe sebep olmuştur.

Dünya üzerinde taraftarları hala ciddi derecede yüksek sayılarla var olan yüzlerce din ve inanışın ortaya çıkması, insanların tanrıyı bir yere koyma cabası ya da ona bir isim verme telaşı içinde olması gerçekten sinir bozucu bir durum oysa daha önce de dediğim gibi tanrı dediğimiz olay, en saf duygularımızın olduğu, içlerimizde bir yerlerdedir. Tanrı kesinlikle vardır ve her insanın en temiz yerindedir. Farklı denemeler ve inançlar ile ona ulaşmayı denemektense içimizde hissetmeli ve büyütmeliyiz onu. Mutlak bir doğruluk ve mutlak bir iyi niyetle yapmalıyız bunu ve bu işi sırf bedenimizden ayrıldıktan sonra bir yerlerde hurilerle sevişip, şarap nehirlerinde yüzmek için değil, insan olduğumuz için yapmalıyız.

24 Nisan 2009 Cuma

Bir Ekleme


2008'in 10. ayında yazdığım ''Doğmamış Çocuğa Mektup'' adlı yazıma şu cümleleri de ekledim, bilginize.

Sana çok sevme, deli âşık olma niye nasihat çekecek cahil, bilinçsiz insanlar olacaktır.

Onlara ‘’he de geç’’ yavrum ama sen sen ol ve asla aşkı küçümseyip de nice duygulardan kendini mahrum etme.

Damlara, çatılara çıkacak kadar çok sev ve sevdiğinin saçının bir teli için bütün lükslerinden vazgeçebilecek kadar sevebilmesini bil.

Çok seven bir platonik olacak olursan bir gün, kavuşamayacağını değil de kavuşacağın günü düşün çünkü gerçekten çok seversen, bil ki o artık senindir çocuk.

Benim dedem, senin büyük büyük baban bir çiftçiydi evlat ve hayatla böylesine dişe diş bir mücadele içinde yaşadığından olsa gerek suratından, mimiklerinden bilgelik akardı.

O bilge suratıyla bana hep ‘’kimseye ve hiçbir şeye kendi yaratacağın devin küçük, basit kurbanı olmadan ve önyargısız bir şekilde yaklaş ve çok oku derdi.

Öyle ya gelen ilk vahiy bile ‘’oku’’ diyordu. Önce bir oku, araştır…

Bense bugün sana, annenle geceler boyu sevişmemizin bir ödülü olan sana, tavsiyeler veriyorum, zaman oldukça çabuk geçen bir kavrammış bunu anlıyorum ve evet, seni tanrının bir mükâfatı olarak görüyorum.

Sen henüz başlangıcın bile başındasın evlat.

İlk defa sevdiğin çocuğu ya da kızı öpeceğin günü ve o günün gecesinde bedeninin her bir tarafına yayılacak olan o mayhoş şaşkınlığı şimdiden görebiliyorum.

Ve sinirden ağlayacağın ya da mutluluktan dans edeceğin nice günlerini.

Heyecanlar şehvetlere, ağlamalar gülmelere, kızgınlıklar umarsızlığa ve gündüzler gecelere dönüşecek, gidecektir.

Bu değişken süreç içinde insanlar sen düşünebildiğin sürece seni çok şaşırtacaklardır ama sen onları çok da önemseme.

Çoğu neyi neden söylediğini bile bilmez.

Hepsi yüzyıllardır farklı dinler ve inançlarla tanrıya ulaşmayı denemiş, durmuştur.

Onlar belki sana da günde beş defa aynı kelimeleri tekrarlaman için baskı yapabilirler fakat şunu unutma ki sen tanrıyı göklerde, yıldızlarda, tapınaklarda, camilerde ya da kiliselerde vs. değil, içinde bulacaksın.

Bundan kuşkun olmasın ki var oluş ve yaratan içimizde bir yerlerdedir ve bizler bu dünyada gelip geçici gölge varlıklarızdır, biz gideriz ve her şey, hey şeyden önce de olan ve her şeyden sonra da var olacak olan yaratanda kalır, hatta zaten görüp seveceğin ya da kızacağın her şey onundur.

20 Nisan 2009 Pazartesi

Tanrının Egemenliği

Bazı rivayetlere göre insanoğlunun ilk ortaya çıkışından bugüne kadar 60 milyar kadar insan yaşamış ve ölmüş.
Kıyamet günü Perslilerden, Osmanlı'dan ve uzay çağından insanların olacağı bir ortamı aklınız alıyor mu?

İncil, Kuran ve Tevrat gibi birçok kitap ve Dünya üzerinde onlarca din varken, aralarından en doğrusunu bulup yaşantımızı ona göre şekillendirebilmemiz istenmiş bizden. Üstelik bahsi geçen kitaplar birbirlerini tamamlayan değil, aksine birbirleriyle çelişen kitaplarken.

İncil her zaman için kendi dinini farklı kılmış ve diğer inanışları küçümsemiştir, hatta Hıristiyanlar Kuran-ı Kerim’e ve Hz. Muhammed’e inanmamaktadırlar. Dünya’da iki milyar kadar Hıristiyan’ın ve 1,3 milyon kadar da Müslüman’ın yaşadığını biliyoruz. Bunca insanın inanışlarındaki bu uçurum ve anlaşmazlık gerçekten çok can sıkıcı bir durum haline gelmiştir.

Bu çelişkilerle ilgili olarak Kuran-ı Kerim’de şöyle ayetler yer almaktadır;

(Allah indinde yegâne din ancak İslam’dır.) [Al-i İmran 19]
(İslam’dan başka din arayan, bilsin ki, o din asla kabul edilmez.) [Al-i İmran 85]
(İsa’ya, Allah diyenler kâfir olmuştur. Hâlbuki Mesih, "Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin" demiştir. "Allah üçün üçüncüsü" diyenler de kâfirdir.) [Maide 72, 73]
(Allah, Resulünü, hidayet ve hak din, İslamiyet’le gönderdi. İslam dinini, diğer dinler üzerine üstün kıldı. [Muhammed aleyhisselamın hak] Peygamber olduğuna şahid olarak Allah yeter.) [Feth 28]

Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın bozulmuş batıl bir din olduğunu bu ayetlerden çıkartmamız istenmiş bizlerden. Ne de olsa Kuran-ı Kerim içinde geçen ayetlerde belirtilenlere göre değiştirilmemiş ve ilahi güçle korunmuş bir kitaptır.

İnsanın sorgulayası geliyor, aynı tutum ve özen neden diğer kutsal kitaplarda gösterilmedi de böylesine değişik inançlar türedi ve belirsizlikler ortaya çıktı diye…
Yoksa tanrı kutsal kitapları arasında fark mı gözetti?

Şuan için sadece iki inanış biçimlerini ele almamın sebebi Dünya’da en çok taraftarı bulunan inanışların bütün bu çelişkilere rağmen Hıristiyanlığın ve Müslümanlığın olmasındandır. Oysa Dünya’da daha irdelenmesi gereken onlarca din ve onlara has inanış biçimleri vardır.

Herkesin bir şekilde tanrıya ulaşmanın yollarını aramakta olduğunu hala yenileri çıkmakta olan inanış biçimlerinden anlayabiliriz.

Tanrı bu yoğun ilgiden memnun mudur yoksa bütün bu arayış ve devam eden belirsizlikten rahatsız mıdır acaba?

Herkesin tanrısı başka.

Ben yapılan kötülükler ya da edinilen kötü tecrübeler sonucunda tanrının insanları cezalandırmak amacıyla kaynar kazanlara atacağına inanmıyorum.
Kafamdaki tanrı profili böylesine acımasız değil.

Üzerinde yüzlerce kitabın yazıldığı, filozofların kafa patlattığı tanrı kavramı konusunda hala net bir sonuç yok.
Belki de tanrıyı değil de dinleri ve inanışları incelemek gerekir.

Ben bu konuda hep, yüzyıllar önce hem düzeni sağlamak, kötülükler yapıldığı takdirde insanların gözlerini korkutmak hem de bu düzeni sağlarken insanları manevi yönden de rahatlatmak için dört beş kafadar adamın yuvarlak bir masada bütün bir gece düşündükten sonra tanrı diye bir kavramı ortaya attığını düşünürdüm.

Bazen öylesine merak ediyorum ki ölümün ve tanrının nasıl bir şey olduğunu, hemen kendimi öldürmek ve neler olacağını görmek istiyorum.
Sonra yaşamam gereken koca bir hayatımın olduğu geliyor aklıma ve vazgeçiyorum.
Şarkılardaki gibi ‘’şeytanı neden yakmadın cehennemin varsa senin?’’ diye sorası geliyor insanın.

Bizler aslında iki karşı varlığın zıtlaşması ve kavgası sonucu kime daha çok gelecekler diyerek başlattıkları bir oyunun parçası mıyız?
Peki, biz tanrının çok önceden belirleyip de yazdığı bir hayatı, bir kaderi mi yaşıyoruz yoksa yaşayacaklarımızı biz belirliyoruz da işin sonunda mı kadere dönüşüyor?
Yarın yapacağımız her şey tanrının dünden ayarladığı bir kurgu mu yoksa hayatımızdaki rastlantılar onun için de mi sürpriz?
Kafamızda bu kadar soru işareti çözümlenemeden dururken, yaramazlıklarımızdan dolayı yanmayı gerçekten hak ediyor muyuz?
Yoksa biz de günahlarımızdan kurtulmak için soru işaretlerinden mi medet umuyoruz?
Her şey sınama ve irade üzerine kurulduysa kendimizi yaşarken nasıl mutlu kılabiliriz?
Kaçamaklarımız ve ufak yaramazlıklarımız olmadan hayattan nasıl zevk alabiliriz?
Varlığından kesin olarak emin olmadığımız bir değere nasıl sahip çıkabilir ve tüm yaşantımızı ona göre değiştirebiliriz?

Belki de bütün bu bilinmezlik ve düşünce kaosudur tanrıyı tanrı yapan değerler. Yani bütün evrende kabul görmüş tek ve net bir tanrı kavramı olsaydı tanrının sınama gücü ne işe yarayabilirdi ki?

Tanrının aranacağı ve aranmayacağı yerler vardır. Genelde çok güzel manzaralarla karşılaştığımızda, o manzaranın sonlarında bir yerlerinde ararız tanrıyı. Bunun sahibi odur ve o da o büyüleyici manzaranın en güzel yerindedir diye düşünürüz.

Bulutlarda, güneşin ışığında olduğunu düşünürüz tanrının ama yoğun bir trafikte tanrıyı aramayız. Onu oraya yakıştıramadığımızdan dolayı olsa gerek.

Yani tanrıyı doğa ile bütünleştirebiliriz. Gördüğümüz en güzel manzaradır tanrı. Bu manzaranın çok kudretli bir sahibi olmalı diye düşünürüz çünkü. Zaten ilk insanlar da güneşi, ayı ve yıldızları tanrı yerine koymuşlardır.

İnsanoğlunun içgüdüsel bir yanılgısıdır tanrıyı bulutların arkasında, taşların altında vs. araması, onu bir yere koyması ya da ona bir isim verme çabasında olması. Hâlbuki tanrı içimizde bir yerlerdedir her zaman. O, biz beş yaşlarındayken elinde asasıyla dolaşan aksakallı bir dedeydi ve sadece gökyüzünde bulunurdu. Şimdi ise durumlar değişti.

Çok mutlu bir haber aldığımızda hemen tanrıyı koyarız o haberin içine. Onu ve onun nurunu. Oldukça olumsuz bir haber aldığımızda da acizliğimizden ötürü lanet ederiz kendisine. Varlığından ya da yokluğundan dahi tam olarak emin olmasak bile ona karşı bencil ve ikiyüzlüyüzdür çoğu zaman.


Guido Ubaldus adındaki bir matematikçi sayılar üzerinden tanrıyı bulabileceğini düşünmüş ve aşağıdaki işleme ulaşmış;

0= 0+0+0+0...
= (1–1)+(1–1)+(1–1)+...
= 1–1+1–1+1–1+...
= 1+(-1+1)+(-1+1)+(-1+1)+...
= 1+0+0+0+... =1


Yaptığı bu işlem sonucunda bir şeyi yoktan var edebilmenin mümkün olabileceği kanısına varmış ve tanrıya inanmaya başlamış.

‘’Öyle kolay bir sanat değildir uyumak. Onun uğruna bütün gün uyanık durmak gerekir’’ demiştir ya Nietzsche işte tanrıyı bilmek de böyle büyük bir iştir. Ama önce ölmek gerekir. Onu bulacağım diye de yaşarken ölmemek lazım çünkü tanrının varlığı ya da yokluğundan da önemli olan bizim var olmamızdır.

Gerçekten şaşırtıcı bir paradoks.
Bazılarının onun varlığından emin olması, bütün hayatını ona ve kurallarına göre şekillendirmesi ve gene büyük bir kesimin onun varlığından böylesine şüphe duyması.
‘’Gören göz bir damla suda tanrıyı görür’’ demiştir Mevlana ve tanrı konusundaki fikir ayrılıklarının insandan insana nasıl değiştiğini belirtmiştir.

Okyanusta yüzen küçük bir balığa nerede yüzdüğünü sormak mantıksızdır. Ben ve benim gibi bu konuda bu kadar kafa yoran insanların yaptığı şey de bu aslında. Olayı daha da araştırmaya çalıştıkça daha çok belirsizliğe gitmek…

Allah, Hz. Adem’i yarattığında burnuna kendi nefesini üfledi, Hz. Adem can buldu ve canının içerisine Allah kendi nefesini koydu, Allah’ın bir parçası insanın içerisinde kaldı, yani mutlak olan insan kendi içerisinde Allah’ı buldu ve onunla bir oldu.

Yani sonuç olarak şunu diyebiliriz ki;

Eğer tanrı sonsuz ise ve gücü kudreti her şeye yetebiliyorsa bilgisi de sonsuzdur, bu durumda bizler ne kadar çok bilgi sahibi olursak o kadar tanrıya yaklaşmış oluruz ve bu durum da bizi ‘’Enelhak’’a ulaştırır... (Enelhak tüm kâinat Allah tarafından yaratılmıştır ve Allah her yerdedir ve ben de bu kâinatın bir parçasıysam Allah benim de içimdedir, bende de Allahtan bir parça vardır. Bu durumda ben Allahın bir parçasıyım düşüncesidir.)

Aslında hepimiz birer tanrı, birer ilahız.
Birbirimizin tanrılarıyız.
Başka hayatlara girip çıkıyor, insanları kâh güldürüyor kâh ağlatıyoruz.
Kimilerinin her an akıllarında olan kimilerinin de hiç umursamadığı tanrılarız.
Dua edip sığındığımız bir güç var çünkü başkaları da geceleri bizim için dua ediyor.
Başkalarının var olma sebepleri, gözyaşlarının nedenleri ve mutluluklarının bir parçasıyız.

Kim bilir belki de yüzyıllardır bir rüyanın içindeyizdir...