14 Şubat 2011 Pazartesi

Yeni Kitabım İçin Düşündüğüm Kapak Yazısı


Yeni kitabım için düşündüğüm arka kapak yazısını hazırladım; (Ya da önsöz olarak paylaşılacak)

Bakın, ben genç bir adamım ve ne hayatımda ne de yazılarımda edebi bir kaygı taşıyorum. Dahası bu kitap benden çok sizin eserinizdir, anlayacaksınız... Sizden tek bir ricada bulunacağım, insanlardan bir şeyler istemekten hoşlanmam. Beni okurken size bugüne kadar dayatılmış olan bütün değer ve yargılarınızı ardınızda bırakın. Bana arınmış olarak gelin, çünkü ben sizi yeterince kirli göstereceğim. Bu kitap size hoşunuza gitmeyecek şeyler okutabilir, onu bir anti-kahraman yazdı. Ama ben aydın bir serseri olduğumu düşünüyorum… Ben mesela bazen bütün gün karanlıkta oturur ve konuşmam. Siz güneşi ve iletişimi seviyorsunuz. Ve sık sık ölüleri ziyaret ederim. İki mezar arasına uzanıp tütün sarar ve düşüncelere dalarım, siz dualarla yetinirken. Ben dürüst bir yalancıyım ve bu insanlığa karşı bir “baş kaldırış” kitabıdır. İnsanların beni sevmesini değil, anlamasını istiyorum. Tanrım! Gene bir şeyler istiyorum… Tanrı?

31 Ekim 2010 Pazar

Yeni Çıkacak Olan Kitaptan Ara Ara Notlar



Bizim gökdelenlerimizin yanında gecekondularımız vardır. Halka çok benzer yapılar. Aralarında uçurum vardır ama hepsi aynı caddeye çıkar sonunda.

Adalar bisiklet, Arnavutköy piknik, Bakırköy kaos, Beşiktaş candır.
Kumkapı rakıdır, Kadıköy dershanedir.
Nişantaşı pahalı bir kahve ve vitrin, Bebek sahildir.
Üsküdar ezan, Beykoz ağaç, Avcılar deprem, Şile güneştir.
Levent takım elbise ve gökdelen, Fenerbahçe sükûnet ve köpektir.
Çatalca uzaktan olan ama sevilen bir akraba, Eyüp açlıktan ağzı kokmuş bir sokak çocuğudur.
Ve hepsi bir yana Beyoğlu İstanbul’dur.

Öldüğümde Dünya’nın en güzel şehrinde yaşadım diyeceğim. Çünkü herkes İstanbul’da yaşayabilir fakat herkes İstanbul’u yaşayamaz.




Kadınlar olmasaydı şiirler yazmazdım, okulu bitiremezdim, parfüme para vermez aynaları bilmez ve annemi hiç tanımazdım. Hayal kurmazdım ve mutsuz bir bilim adamı falan olurdum herhalde onları düşündüğüm kadar bilimi düşünseydim mesela. Yalansız ve sıkıcı bir hayat olurdu, erkekler meraklarından birbirlerini öpmeye başlar, tanrıyı kızdırırlardı. Gerçi kadın olmasaydı tanrı da olmazdı. O ne kadar inkar etse de bunu benim tanıdığım en güzel kadın annemden sonra tanrıdır. Fakat biraz utangaçtır.


Sevgilim;

Beni neden hiç aramıyorsun? Gerçi arasan da ne konuşacağımı bilmiyorum, her zaman yazarken daha iyiydim. Şuan bir sahildeyim, her yerim kum içinde kaldı, sanırım denizi hala sevemedim. Burada yüz kadar insan var, çoğu boğulmamak için yüzüyor ve hepsi senden habersiz olmalı. Seninle tanışmamış oldukları için üzülüyorum onların adına. Hiç beklemeyecekleri biri onlar için üzülüyor şuanda. Bu içgüdü nereden geliyor emin değilim ama birazdan biraz suya gireceğim. Eminim ki suda da seni düşüneceğim. Sana senin de bunu beklemene rağmen seni sevdiğimi söylemediğim için üzgünüm. Bu durumun eminim psikolojik, sosyolojik ya da başka bir ‘’jik’’ açıklaması vardır elbet fakat ben bilimi de hiç sevemedim en az bu deniz kadar. Ama ben iyi birisiyim. Kötü ve kayıtsız gibi görünmek isteyen makul bir insan. Belki de bu yüz kişiden daha mutlu, daha insan.

Geçen sabah insanların dişlerini fırçalarken ne düşündüklerini düşündüm dişlerimi fırçalarken. Neydi dişlerimizi fırçalarken aklımızdan geçenler? Kimsenin böylesi bir işle meşgulken dünyayı ya da salt beyaz dişlerle kendini kurtarmayı düşündüğünü sanmıyorum. Sanırım gün içindeki en boş şeyleri bu birkaç dakikada düşünüyorduk. Bu esnada ya evi dolaşıyor, televizyona bakıyorduk boş boş ya da içten bir şarkı mırıldanması yahut aynadaki bizdeki son gelişmeleri inceliyorduk. Şuan hiç daralmadan, sıkılmadan söylüyorum ki uyandığımda aklıma gelen ilk şeysin. Ve dişlerimi fırçalarken ya da tamamen farklı eylemlerde de orada olmayı becerebilen teksin.

Sana âşık olmak, orospunun birine tutulmak kadar umutsuz, bir köylü güzelini sevmek kadar masum ve bazen saatlerce dalıp gittiğimde bana titreyen elleriyle su getiren babamın elleri kadar tedirgin bir iş. Sen eski beraber olduğum kişilere göre sahilde geçirilen bir gün gibisin. Ve bütün bu aptal âşık laflarını bana yazdıran Julietin siluetisin.

24 Ekim 2010 Pazar

Yeni Kitap Hakkında...


Yeni kitabımın çalışmaları hızla sürüyor.

Zaman verirsem gerilirim bu yüzden ne zaman çıkacağı konusunda bilgi veremeyeceğim ama en azından bir altı ayı var.

Yazıların şu anki gidişlerine göre yarı otobiyografik - dramatik türde çıkacak.

İlk kitaptaki kısalı-uzunlu denemelere göre daha derin ve uzun konuları işlediği aşikar.

Ve ismi... Şuan aklımda bir isim var hatta o isimle açıyorum dosyalarımı ama bunu da şuan paylaşmaktan yana değilim.

Yeni kitabın bazı bölüm başlıkları şöyle;


  • İtiraflarım
  • Benim hikayem de her erkek gibi aynı yerden başlıyor. Annemden.
  • Masumiyetin Ziyanı Olmaz…
  • Hesaplaşmalar
  • Otel Odası Günlükleri
  • Gönderilmeyen Mektuplar

29 Eylül 2010 Çarşamba

Vikisöz'den...


  • Dünya üzerindeki en fiyakalı uyuşturucu müziktir.

  • Ölmek için yaşıyoruz ama bu insanı karamsar yapmamalı çünkü dinlediğimiz güzel bir şarkı, sevebildiğimiz bir adam, öpüştüğümüz bir bayan, başını okşadığımız bir kedi, sessizce izlediğimiz bir uçurtma ya da yaptığımız bir makarna… Hepsi burada. Tadını çıkartmalıyız. Ama çocuklar, siz o kadar iyisiniz ki henüz hala küçükken…

  • Gene de âşık falan değilim bu kıza. Sadece bazen ağır çekimde birbirimize doğru koştuğumuzu ve bu sırada siyah, deri bir ceket giydiğimi hayal ediyorum. Gene bazı gecelerde karanlığı değiştirebilecek bir ışık ve o ışığın ardında onu bekliyorum, gözlerimi kapattığımda onunla uyanıyorum, katılmak zorunda olduğum kimi sohbetlerde o şimdi burada olsaydı bu lafa nasıl bir yorum getirirdi acaba diye düşünüyorum, onu hatırlatan müzikleri dinlemeye dayanamıyorum, bazen elbise mağazalarına giriyorum ve o benim eşimmiş gibi ona elbise bakıyor ve ona yakıştırmaya çalışıyorum, yanımda onu giydiğini ve bana baktığını hayal ediyorum ve bir de bir yerde kapı varsa o şimdi ansızın bu kapıdan girse ne yapardım diye düşünüyorum. Yani onu özlüyorum hepsi bu. Ve şu kapılardan nefret ediyorum, insanları beklentilere sokuyorlar telefonlar ve bayramlar gibi.

  • Sana âşık olmak, orospunun birine tutulmak kadar umutsuz, bir köylü güzelini sevmek kadar masum ve bazen saatlerce dalıp gittiğimde bana titreyen elleriyle su getiren babamın elleri kadar tedirgin bir iş. Sen eski beraber olduğum kişilere göre sahilde geçirilen bir gün gibisin. Ve bütün bu aptal âşık laflarını bana yazdıran Julietin silüetisin.

Aytuğ Akdoğan.

Constantinople, Turkey.

Moonlight Over Constantinople, Turkey. 1905.


Mosque and street, Scutari, Constantinople


View from the bridge, Constantinople


Galata bridge, Constantinople, Turkey.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Aile Güzel Bir Hayaldir - Masumiyetin Ziyanı Olmaz.

Ama en güzeli nedir biliyor musunuz, bu şehirde aklı başında bir yetişkin olmaktan çok şuursuz bir çocuk olmak.

Çocuk olmak İstanbul’da yıllar sonra yeniden… Yeniden o küçük bedene dönmek, sadece bir günlüğüne benim için herhangi bir doksanlı yıla herhangi bir güne ve Zeytinburnu lojmanlarına. Gözlerim daha maviyken ve daha canlıyken bir rüyaya uyanıp bir günlüğüne yeniden küçük el ve bacaklara sahip olmak. Kayıtsızca son bir saklambaç daha oynayıp saklanılan yerden hiç çıkmamak ve dizlerdeki yaraları soymak ardından nasıl bir şey çıkacağını merak ederek. Her soyuştan sonra aynı pişmanlığı yaşamak.

Söz tanrım ertesi sabah kaldığım yerden devam edeceğim bugüne ama götür beni bir günlüğüne. Götür tekrar eskilere ve her şey netleşsin. Aslında nasıl bir çocuktum ben bugünün gözleriyle tekrar görebileyim dünümü. Son bir kez bizimkilerle çay içmeye oturayım oturma odasında ve Televole’yi açalım gene çok önemli bir programmış gibi pür dikkat izleyelim sadece. Hiçbir şey düşünmeden hiçbir şey konuşmadan. Söz hiç çaktırmayacağım gelecekten geldiğimi bir günlüğüne. Ve döndüğümde kimseye bahsetmeyeceğim bu rüyadan.

Her şey o kadar hızlı ilerliyor ki… Bir bakacağız ki yüzümüz buruşmuş ve neyi özleyeceğimizi şaşırmışız. Ve herkes ölmüş, bir biz kalmışız… O bir gün de çabuk geçecek. Ve önümüzde bizi bekleyen binlerce gün de. Ölmek için yaşıyoruz ama bu insanı karamsar yapmamalı çünkü dinlediğimiz güzel bir şarkı, sevebildiğimiz bir adam, öpüştüğümüz bir bayan, başını okşadığımız bir kedi, sessizce izlediğimiz bir uçurtma ya da yaptığımız bir makarna… Hepsi burada. Tadını çıkartmalıyız.

Ama çocuklar, siz o kadar iyisiniz ki henüz hala küçükken… Bazen hala gidiyorum o lojmanlara ve yeni on yaşındaki Aytuğlar görüyorum dışarıda. Onlar bilmiyor en güzel günlerini geçirmekte olduklarını. Ben de bilmezdim ileride en çok o günleri özleyeceğimi. Şimdi yanlarına gidip anlatsanız bütün bunları, anlamsızca yüzünüze bakarlar herhalde. Ya da olur ya aralarında bir günlüğüne oraya dönen bir tanesine denk gelirseniz ‘’Biliyorum salak!’’ diye lafı yersiniz. Yalvarırım kıymetini bilin çocuklar. Bıkana kadar oynayın şu oyunlarınızı ve evden, aileden uzaklaşmak için gün saymak yerine onları daha çok, daha çok sevmeye bakın. Hem, masumiyetin ziyanı olmaz…

17 Ağustos 2010 Salı

Sana beni getirdim!

Sevgilim;

Beni neden hiç aramıyorsun? Gerçi arasan da ne konuşacağımı bilmiyorum, her zaman yazarken daha iyiydim. Şuan bir sahildeyim, her yerim kum içinde kaldı, sanırım denizi hala sevemedim. Burada yüz kadar insan var, çoğu boğulmamak için yüzüyor ve hepsi senden habersiz olmalı. Seninle tanışmamış oldukları için üzülüyorum onların adına. Hiç beklemeyecekleri biri onlar için üzülüyor şuanda. Bu içgüdü nereden geliyor emin değilim ama birazdan biraz suya gireceğim. Eminim ki suda da seni düşüneceğim. Sana senin de bunu beklemene rağmen seni sevdiğimi söylemediğim için üzgünüm. Bu durumun eminim psikolojik, sosyolojik ya da başka bir ‘’jik’’ açıklaması vardır elbet fakat ben bilimi de hiç sevemedim en az bu deniz kadar. Ama ben iyi birisiyim. Kötü ve kayıtsız gibi görünmek isteyen makul bir insan. Belki de bu yüz kişiden daha mutlu, daha insan.

Geçen sabah insanların dişlerini fırçalarken ne düşündüklerini düşündüm dişlerimi fırçalarken. Neydi dişlerimizi fırçalarken aklımızdan geçenler? Kimsenin böylesi bir işle meşgulken dünyayı ya da salt beyaz dişlerle kendini kurtarmayı düşündüğünü sanmıyorum. Sanırım gün içindeki en boş şeyleri bu birkaç dakikada düşünüyorduk. Bu esnada ya evi dolaşıyor, televizyona bakıyorduk boş boş ya da içten bir şarkı mırıldanması yahut aynadaki bizdeki son gelişmeleri inceliyorduk. Şuan hiç daralmadan, sıkılmadan söylüyorum ki uyandığımda aklıma gelen ilk şeysin. Ve dişlerimi fırçalarken ya da tamamen farklı eylemlerde de orada olmayı becerebilen teksin.

Sana âşık olmak, orospunun birine tutulmak kadar umutsuz, bir köylü güzelini sevmek kadar masum ve bazen saatlerce dalıp gittiğimde bana titreyen elleriyle su getiren babamın elleri kadar tedirgin bir iş. Sen eski beraber olduğum kişilere göre sahilde geçirilen bir gün gibisin. Ve bütün bu aptal âşık laflarını bana yazdıran Julietin siluetisin...

Bu arada seni seviyorum...