7 Şubat 2017 Salı

Kitapların İlk Cümleleri

Ben Hep 17 Yaşındayım'ın ilk cümlesi: ''Onlar fark edemezler.'' (2009)
Ağladı ve Gözyaşlarını Öptüm'ün ilk cümlesi: ''Sizin içinizde kaç kişi var?'' (2011)
Ben, Hiçbir Şey’in ilk cümlesi: "Bu dünyada özgürlüğünü kim ne kadar ilan edebildiyse, ben de o kadar özgür olabildim." (2013)
Duvar'ın ilk cümlesi: “KAFES!” diye bağırdı, “Kocaman bir kafes bu dünya!” (2014)
Sürgün'ün ilk cümlesi: "Hadi siktir olup gidelim!" (2016)






6 Şubat 2017 Pazartesi

Deniz Kızı

Deniz Kızı

“Beni” derdi, “babam bile böyle sevmedi.”
“Boşver” derdim, “ben de annemi böyle sevmezdim.”
Boynuna saklandığımda saçlarının arasından izlerdim hayatı
ve salt o zaman severdim
üstüne tükürük gibi fırlatıldığımız bu dünyayı.
Dokunması bağışlanmak gibiydi;
ince uzun parmakları gezinirken bedenimde
günahlarım su gibi akıp giderdi.
Sıcaklığıyla doldurduğu eski püskü bir yatakta
bir uçurum gibi tüm o dokunuşlardan düşerken
tutunurdum kana kana
– tutunurdum memelerine
– tutunurdum bacaklarına.
Dibe vurduğumdaysa ağlardım içine
– ağlardım zehir ve gözyaşlarıyla.

Bazen onu öyle uzun süre izlerdim ki,
sonunda kendimi unutur – ona dönüşürdüm sanki.
Bazen de ona ne kadar yakın olmaya çalışsam da
eski bir fotoğrafmışım gibi bakardı bana
– kederli bir gülümseme ve alayla.
Gene de çaresizce sürüklenirdim – devam ederdim yanında
canı bağışlanmış mahcup bir köle gibi / başım önde dolanmaya.
O, “Asla” derdi, “yerleşmemeli!
Ne gerçeğe ne düşlere
ne varlığa ne de hiçliğe.”
Bense çoktan çadır kurup taşınmıştım onun göl kenarına.
Ancak çıkmaz sokağın sirenleri
artık yanıp sönmeye başlamıştı suratımda.

Bir süre sonra onun tablo gibi yüzünü aramaya başladım
iç çekip durduğum gecelerin dört duvar karanlığında.
“Fazla uzaklaşmış olamaz” diye düşündüm çünkü
parmak uçlarımda kasıklarının kokusu vardı hâlâ.
Ama ah! Nafile…
Haykırışlarımı bile duyamayacak kadar uzaklaşmıştı aslında.
Hep merak ederdim onun o uzuuun sessizliklerinde / nereye dalıp gittiğini
ve tekinsiz kafasının içinde / kim ya da nerede olduğunu düşlediğini.
Sanırım şimdi anlıyorum – asla evcilleşmeyecek bu güzide hayvanın
sadece kendi vahşi tabiatında yaşaması gerektiğini…

Aytuğ Akdoğan

(Not: Bu şiir AYI Dergisi'nin 2017/Şubat sayısında yayınlanmıştır.)

2 Eylül 2015 Çarşamba

Daha iyi bir yere, başka bir ülkeye...

"Kalk!" dedi annem, "Gidiyoruz."
"Nereye?" diye soramadım, daha konuşmayı bilmediğimden.
"Daha iyi bir yere, başka bir ülkeye gidiyoruz." diye devam etti. Gözleri öyle bir parlıyordu ki, kıramadım onu.
Zaten alışmıştım artık sürgün yaşamına. Savaş çıktığından beri tüm kaldırım taşları evimiz olmuştu.
Boyum kadar bir çantaya sığdırdık tüm eşyalarımızı ve yola koyulduk.
Bir koya geldik. Bizim gibi onlarca mülteci daha vardı. Herkes farklı dillerde konuşuyor, ancak aynı düşü kuruyordu: Daha iyi bir yere, savaşın ve açlığın olmadığı bir ülkeye gitmek.
Aklım ermediği için soramadım neden karadan gitmediğimizi. Meğer sınırlar, mayınlar, askerler ve duvarlar varmış orada.
Beni önce beyaz bir şezlongun üstüne oturttular. İnsanlar gruplar halinde ufacık botlara bindirilip, "Go go go!" diye denize ittiriliyor ve zifiri karanlıkta kayboluyordu.
Sonra sıra bize geldi.
"Baba" dedim, "Benim normalde uyumam gerekirdi bu saatte."
Duymadı babam.
"Anne" dedim, "Ben yüzme bilmem ki."
Duymadı annem.
Beni de bota bindirdiler ve herkes kürek çekmeye başladı. Korktum. Ağlamak istedim. Güzel şeyler düşünmeye çalıştım. Oyuncakları, salıncakları ve özgür bir yaşamı hayal ettim.
Ancak birkaç saat sonra bir akıntı başladı.
Doğduğum yerden çok uzakta, kapkara bir denizin ortasında sallanıyordum.
"Hayat" dedim, "Demek aslında böyle bir şeymiş."
Bir gecede büyüdüm, büyümek zorunda kaldım.
Anne babamı kurtarmaya çalıştım, ama çoktan düşmüş ve kaybolmuşlardı.
Sonra ben de kapıldım o akıntıya.
Sabaha karşı bir kıyıya vurdum.
Geldik sandım, ancak ölmüştüm artık.
Bir asker abi geldi beni incelemeye. Bir kağıda boyumu kilomu yazıp, taktığı eldivenlerle kaldırdı beni.
Yüzüne bakmadım, ama eminim o da çok üzülmüştür.
Bir daha o dünyaya dair hiçbir şeye bakacak hevesim kalmamıştı.
Zaten sahile de yüzüm kumlara yapışık vurmuştum.
"Allahım" dedim, "Benim normalde kumdan kale yapmam gerekirdi burada."
Kocaman dünyalarında bana 50 santimlik boyumla yaşayabileceğim hiçbir yer vermediler.
Ben de öldüm.
Şimdi annemi bulup, "Anne!" diyeceğim, "Belki burası daha güzel bir yerdir."

1 Mayıs 2015 Cuma

DUVAR’IN PSİKANALİTİK (RUHSAL) ÇÖZÜMLEMESİ

2009’dan beri yazdığım otobiyografik romanların en önemli sebebi, önce kendimden yola çıkarak insanları, ardından yaşamı anlamlandırmaya çalışmaktı. Ancak insan o kadar karmaşık bir yapı ki, ne yaparsak yapalım onu tamamıyla anlamamız mümkün değil. Ben de bu yüzden daha çok soru sorarak olası yanıtların peşinden gidiyorum. Ekim, 2014 basımlı son romanım Duvar’ı ilgi duyduğum üç farklı –ve benzer– alanda yoğunlaşarak ve bu defa içine biraz kurgu da katarak yazdım. Bu alanlar psikoloji, edebiyat ve sinema idi. Kitabın “edebi” kısmı, hayret bir şekilde genç yazarları önemseyen bazı eleştirmenler tarafından zaten incelendiği için geriye psikoloji ve sinema kaldı. Ve ben şimdilik sadece psikolojik kısmını ele almak istiyorum. Hem belki kitabı yazarken izlediğim bu süreç ve yararlanmayı denediğim kaynaklar, bu tarzda yazılabilecek yeni kitaplara ve yetişecek yeni genç yazarlara ufak da olsa bir fayda sağlar.

Başkarakterlerim Yabancı ile Karin tanışmadan önce, yabancı sarışın ve renkli gözlü bir kızla yemek yer. Ancak kız çok konuşur –ve boş konuşur– “Aradan yarım saat geçtikten sonra genç kız ilk defa bir soru sordu.” (Sayfa 30) Ertesi gün yabancı, bu sarışın kızın ondan burjuva şımarıklığıyla ot istemesi dolayısıyla Karin ile karşılaşır. Karin, kömür gözlü ve siyah küt saçlıdır. Fiziksel ve ruhsal olarak biraz önceki kızın tam tersidir ve en önemlisi, Karin, yabancının karanlık tarafıdır. Yani Âdem ve Havva’nın bile yemeden duramadığı meyvenin kadın halidir.

Ardından yabancı “yüzeysel güzel”in değil, karmaşık ve çekici olan; bağımlı ve “tekinsiz” Karin’in peşinden sürüklenir. Hatta sırf o istiyor diye direnişe katılır. Sarışın kızı derhal terk eder, çünkü o basit ve legal bir insandır. Yani bir bakıma yabancı gibidir. (Bence bize benzeyen insanları severiz, ancak bizden farklı insanlara âşık oluruz.) Yabancı “yasak meyveye” yöneldiğinde ise elbette bunun cezasını çekecektir. –Öyle ya, insan acı ve hüzne de tutkuyla bağlıdır– Ancak arzu nesnesi olan Karin’in karanlığından yepyeni bir yaşam çıkartmayı da ihmal etmeyecektir. “Sarışın kızın Barbie bebekleri yatağının başucundaydı. Beyazdı Barbie bebekler. Çizgi filmlerdeki beyaz karakterler gibi. Reklamlardaki yakışıklı ve zengin beyaz çocuklar gibi. Oysa zenciydi yabancının atan kalbi. Ve biliyordu, yeterince acı çekmemiş ya da acıya saygısı olmayan birinin, onu hiçbir zaman anlayamayacağını. –Ancak kibirli bir şefkatle yanağını öpüp, köpekmişçesine başını okşayacağını.” (Sayfa 48)

Yabancı psikoz bir vakadır. Her birey ayrı bir “ben”dir. Doğum travması ile anneden ayrılır ve kendi “benliğinin” peşine düşer. Ancak yabancı yoktur. O kadar yoktur ki, adı bile yoktur. Oysa insanoğlu öncelikle isimlerle tanımlar ve tanımlanır. Bir sözcükle karşılığı olmayan “şeyler” yokluğa yakın bir belirsizlik/anlamsızlık taşır. Yabancının ismini –daha doğrusu Karin’in sorduğu anda doğaçlama bir şekilde kendine koyduğu “Araf” ismini– Karin ile tanışmasıyla öğreniriz. Ona ismini (yani yaşamını) veren şey Karin’dir. Ancak yabancının annesiyle olan karmaşık ilişkisi; ona olan bağımlılığı tüm bir hayatının önüne geçmektedir. Hatta bu açıdan Karin’in kullandığı eroinden farksızdır. “Kes artık şu aile zırvalarını! Onların ölümleri bir şans senin için! Köklerinden kurtulmadan; o evden ve yatak odalarından taşınmadan özgür olamazsın. Kafeste olduğun doğru, ama seni oraya tıkan insanlar değil.” (Karin, Sayfa 42)

Doğum travması, her bebeğin yaşadığı korkunç bir trajedidir. Anne kendini doğuma hazırlar; bir gün bebekten ayrılacağının bilincindedir. Ancak bebek bilmez. Sıcak ve her ihtiyacımızın karşılandığı anne karnından dışkı gibi, tükürük gibi fırlatılırız dış dünyaya. Dolayısıyla temel ve ilk arzumuz budur: Ana rahmine geri dönmek. Bu istek Yabancı ve Karin arasındaki cinsel birleşmelere şu şekilde yansır: “Yabancı sadece penisiyle değil, tüm varlığıyla içine girmek istercesine kedice süründü Karin’e / Biraz sonra, içi toz pembe bir ay’ın araladı duvarlarını / Hemen yuva belledi içine girdiği o sıcaklığı. (Sayfa 86)

Ancak bu aslında cinsel değil, yabancının bilinçaltındaki çocuksu ve gerçekleşmeyeceğini bildiği basit bir arzudan fazlası değildir. Yabancının ağbisine (ve hepimizin kardeşlerimize) duyduğu kıskançlığın temelinde de bu dürtü yatar. Yabancı, her bebek gibi anne karnında o kadar rahattır ve onunla o kadar bütünleşmiştir ki, doğduktan sonra annesini başka kimseyle paylaşmak istemez. Başarılı ve yetişkin ağbi ise bu yüzden bir tehdit unsuru haline gelir. Aynı baba gibi! Ancak yabancı babasından çok ağbisini kıskanır, çünkü babası onun için zaten bir “erkek” bile değildir.

Örneğin Freud’a göre, iyi araba kullanmak bir erkek için iktidar göstergesidir. Ancak yabancının babası kötü bir şofördür; hiçbir adresi bulamaz, hatta yabancının doğumuna bile vaktinde yetişememiştir. Yani iyi bir insan olabilir, ancak “ideal” bir koca ya da baba değildir. Dahası, babanın ölümü o arabada olmuştur. Üstelik anneyi de yanında götürerek! Çünkü anne ve baba o arabada yıllarca kavga edip durdukları için, arka koltuktaki yabancıya göre o araba zaten bir mezardır. Dolayısıyla yabancı, babasına öfke duyar, ancak ağbisini kıskanır. Bu yüzden anne ve babası öldükten sonra bir daha ağbisiyle görüşmez. Ta ki ona muhtaç kalana dek. “Güldü ağbi. “Bana neden düşmansın kardeşim? Söylesene, bana neden düşman olduğunu biliyor musun gerçekten?” (Ağbi, Sayfa 116)

Yabancının bir başka problemi de, anne ve babası öldüğü için onlara duyduğu öfke, sevgi ve özlemi dile getirememesidir. Ancak bastırılmış tüm duygular bir gün mutlaka ortaya çıkar! Kitabın hemen başında, yabancı daha küçük bir çocukken ailesiyle arabada gitmektedir. Anne ve baba yabancı üzerinden bir kavgaya tutuşur. Baba arabayı sağa çeker, tartışma büyür. Ardından insanlar gelmeye başlar. Baba hışımla dışarı çıkar ve dayak yer. Neredeyse linç edilecekken anne devreye girer ve oradan uzaklaşırlar. Tüm bunlar olurken yabancı şok geçirir.

Yıllar sonra bir gün, yabancı sokakta bir polisin linç edilmek üzere olduğunu görür. Hemen oraya gider ve polisi kurtarır. Ancak onu kendisi döver. Hem de öldüresiye döver ve bu defa kalabalık grup polisi onun elinden kurtarır. “Düşünüyordu… Polis için “Linç etmeyin onu!” diye bağırırken babasını mı kastetmişti? Polis aslında babası mıydı? Öyleyse yabancı kimdi? Önce hayranlık duyup, sonra tiksinmeye başladığı babası mı? –Yoksa onu böyle mi öldürmek istemişti?” (Sayfa 110)

Peki yabancı neden herhangi birini değil de bir polisi dövmüştür? Çünkü bu olayda geçen polisi önce bir TOMA’nın içinde görürüz. Elinde bir kumandayla, bilgisayar oyunu oynuyormuş gibi rastgele insanları basınçlı suyla vuran polis tüm fallus simgelerinden yararlanmaktadır. Fallusu bir iktidar, güç simgesi olarak düşünecek olursak, tank gibi kocaman bir aracın içindeki polis burada dokunulmazlığı temsil eder. (Bombaların ya da Revolver tarzında birçok silahın penise benzerliği üzerinden de düşünebiliriz bunu. Bu tarz fallik objeleri “baskı ve güç kurma” olarak okuyan birçok görüş vardır.) Zaten genel olarak polislere bakacak olursak, ellerindeki coplar, kaskları ya da şövalyeler gibi giydikleri zırhlar, onların fallus auralarını oluşturmaktadır. Ancak psikolojiden biliyoruz ki, fallus bir eksiğin göstergesidir. Asla sahip olunamayan bir iktidarın göstergesi. (Yabancının da fallusu sıcak havalarda bile “başkalarına karşı” giydiği paltosudur mesela.)

Bu hikâyede geçen polis karakteri de kendi özgüvensizliğinden dolayı elindeki gücü tehlikeli ve yanlış bir şekilde kullanmaktadır. Sonunda TOMA bir sokakta sıkışır ve polis kaçmak için şoför koltuğundan çıkar, ancak artık “çırılçıplak” kalmış ve savunmasız bir hale gelmiştir. Dolayısıyla yabancı o anda bu polise kafa tutarken aslında kendi “baba” metaforuna olan öfkesini dile getirmektedir. Sonuç olarak polis ve yabancı “dışarıda bırakılmanın şiddeti”nde buluşur. Bu yüzden yabancının polise vurduğu yumruğunda kendi kanı da vardır. Tam bu noktada polisin baygın suratına bakarken kendisiyle yüzleşir ve ağlayarak şu cümleler çıkıverir ağzından: “Ne oldu sana? Nasıl bu kadar kötü olabildin? Kim üzdü seni de kurudu böyle kalbin?” (Yabancı, Sayfa 110) Bu yabancının polise, babasına, topluma, ancak en çok kendisine sorduğu bir sorudur aslında.

Ancak yapılan bazı deneyler bize şu sonucu vermiştir: Bazı insanlar zorbalık yapar, çünkü bunu yapabilir. “Belki de kötüdür.” dedi. “Kötülük yapıyor, çünkü bunu yapabiliyor. Belki de sadece kötüdür işte…” (Yabancı, Sayfa 110) Dolayısıyla bütün bunlar ne polisin ne de yabancının şiddetini meşru kılmaz. İkisi de şiddetin çıkmaz döngüsünde kaybolur. Yabancı yeni bir “duvar” örmüştür artık. Şiddet çözüm getirmeyeceği gibi, yeni sorunlara neden olacaktır. Yabancının bitmek bilmeyen vicdan azabı iyice artacaktır.

Yabancı da Karin de eşit bir toplum ve adil bir hukuk sistemi istemektedir. Ancak ikisi de bunu sadece istemektedir. Ta ki bir araya gelene ve birlikte direnişe gitme kararı alana dek… Karin mülkiyet hırsından arınarak benliğini bulmaya çalışır, çünkü bilir ki mülkiyet tutkusu iktidar arayışıyla paraleldir. Aidiyet ya da mülkiyete olan ilgi arttıkça “benlik”ten uzaklaşılır. Mesela Mısır’daki piramitler, Firavun mumyaları ya da mücevherleri ile gömülen ölüler, ölümsüzlük arzusunun yansımalarıdır. Ancak tüm yaşayanlar bunun beyhude bir çaba olduğunu bilir. Mülkiyet, devlet, Mortgage, IKEA… Bütün bunlar Karin için gülünç bir hiyerarşiden başka bir şey değildir.

 Bu açıdan Karin’in daha sıkı bir sosyalist anarşist olduğunu söyleyebiliriz. Mesela yabancı, direnişte kimliğini kaybeder ve Karin ona şöyle söyler: “Kimlik kaybetmek için en uygun yer burası! Ben geçen sene kestim attım benimkini. İhtiyacımız yok ki öyle numaralara, kayda kuyda falan…” (Karin, Sayfa 76) Ancak Karin de tam anlamıyla özgür biri değildir. Varoluşçuların paradoksunu yaşar: Özgürlüğü düşünüp durur; bazen uzanır da ona, ancak bir türlü özgür olamaz.

Çünkü Karin’in babası bir gün hiçbir şey söylemeden asmıştır kendini. “Biliyor musun, babasının terk ettiği bir kızı başka hiçbir şey yaralayamaz…” (Karin, Sayfa 92) Bu boşluk ve soru işaretiyle kalan Karin, babasından ona kalan tek şeye, yarasına sarılır. “Kaşımdaki şu boşluğu görüyor musun? Bu bana babamdan kalan tek şey oldu. Bana bir defa vurdu, düştüm ve izi hiç geçmedi.” Ve gülümseyerek okşadı yarasını. “Bütün bunlar hatıra artık.” (Karin, Sayfa 92)

Bu konuda Perihan Mağden’in yazdığı, Baba Zula'nın ses verdiği "Babasız Kızlar Balosu" şiirinden alıntı yapmak istiyorum. Unutmamalı ki şiir psikanalizden de önce vardı. “Babalarının terk ettiği kızlar, kötülüklerinde cömert, aşklarında hazin ve güvenilmezdirler / Kaçmayı en iyi biz biliriz / Ey sevgili sıkıysa bak gözlerime / Taşa çeviririm seni, mum gibi eritirim / Çocukluk acıları pazılarımdır benim / Ah ben ne güçlü ne unutkanım bilemezsin / Babanız sizi sevdi de ne oldu? / Korkak, kör ve bok gibisiniz.”

Bu noktadan sonra daha fazla bir şey söyleyemeyeceğim, çünkü kitabı okumayanlar için spoiler vermek istemiyorum. Ancak şu ana dek okuduğunuz kadarıyla, kitabın devamında olacak olan olayları ve hikâyeye dâhil olacak kişileri de bu gözle yorumlayacağınız için, endişe duymaksızın yazıyı burada bitiriyorum.

17 Ocak 2015 Cumartesi

AFFEDİYORUM HEPİNİZİ! SİZ DE BAĞIŞLAYINIZ BENİ… LÜTFEN.

AFFEDİYORUM HEPİNİZİ! SİZ DE BAĞIŞLAYINIZ BENİ… LÜTFEN.

            Bu haftayı yazdığım eski kitaplarımı okuyarak geçirdim. 17 yaşımda şunu yazmışım mesela: “İnsanlar, senin bildiğin kadar onlar değiller.” 19’uma gelince şunu not düşmüşüm kâğıtlara: “Ailemin evcil hayvanıyım ben, bir utanç kaynağı olarak arkadaşlarından sakladıkları.” Sonra 21 olmuş ve sırf ölebilmek için savaşa gitmeyi düşünmüşüm… Duvar’ı yazarken de dilemiştim bunu. 124. sayfadaki şu paragrafı yazarken ellerimin titrediğini çok iyi hatırlıyorum…

“Cellatlar, teröristler, generaller! Toplayın ordularınızı, kuşanın kılıçlarınızı, getirin en büyük tüfeklerinizi VE ÖLDÜRÜN BENİ! Bir top mermisiyle dağıtın beynimi! Ya da bir kılıçla ikiye ayırın başımı. Kurşuna dizin beni! Kalbimi sökün ve yaban domuzlarına fırlatın! Tepinin, dans edin cesedimin üstünde! Bırakın artık çocukları, insanları öldürmeyi! Bir işe yarayın ve vurun beni! HEPİNİZİ İSTİYORUM! Hepinizi son defa karşımda görmek istiyorum. Ne ellerim bağlı olacak ne de haykıracağım. Sadece gözlerinizin içine bakıp beni vurmanızı bekleyeceğim. SİZE YALVARIYORUM! Üstüne bayrak dikebileceğiniz toprağım yok, ama size yalvarırım: Bir ormana götürün ve vurun beni! On binlerce yıl durmadan savaştınız birbirinizle. Beni de öldürün! BENİ DE ÖLDÜRÜN, ARTIK.”

             Nasıl anlatsam bilmiyorum… Sanki dünyadaki tüm sefaleti, fakirliği, savaşları, bombaları içimde taşıyorum… Allahım mahvoldum! Yazgım, düşlerim, vicdanım hepsi birbirine karıştı. Ancak artık yüzleşiyorum. Ve yıllar sonra şimdi, bütün o öfkemi kustuğum kitapları tekrar okuyunca, artık kimseye kırgın olmadığımı fark ettim. Her şeyi yeniden hatırladım ve sadece gülümsedim. Çok hayal kırıklığına uğradım, yalnız bırakıldım, anlaşılmadım –ya da anlatamadım– ve sürüklendim, kayboldum. Ancak affettim. AFFEDİYORUM!

            Lakin ben de bağışlanmadan özgür olamayacağım. Bu yüzden şimdi, henüz hala hayattayken, yaşamlarımızın ya da düşlerimizin bir şekilde kesiştiği, ancak benim altından kalkamadığım; yalan söylediğim, üzdüğüm, kaçtığım, yalnız bıraktığım ya da kırdığım herkesten özür dilerim. Yaptığım bütün kötülüklerin cezasını bu dünyada çektiğimi ve bedelini fazlasıyla ödediğimi düşünüyorum. –Zihnim cehennemin ta kendisi! Ancak akıllarına geldiğimde intikam ya da üzüntü uyandırdığım tüm dostlarım, düşmanlarım ve sevgililerim, beni bağışlarsanız iyileşebilirim.

          Vurulmasından 4 gün sonra onu öldürmek isteyen adamı cezaevinde ziyaret edip affeden Papa’yı hatırlıyor musunuz? İkisini de özgürleştiren bir barışmaydı bu. Artık barışmamız lazım. Çünkü bizi biz yapan şey tam da o ‘kötü’ insanlardı. Bizde açtıkları yaralarla güçlendik. O yaraları ve travmaları bir şekilde sanat eserlerine dönüştürüp yeniden özgür ve mutlu olmayı denedik. Yazarken yalnızdım, ancak okunduğumda değildim. Ve sizin de beni bağışlamanıza ihtiyacım var… Benim için özgür olabilmenin tek yolu bu. Belki siz affederseniz beni, ben de kendimi affedebilirim.


29 Temmuz 2014 Salı

Günlük (Temmuz,2014)

Bazen insanlar yazdıklarımın ‘gerçek’ olup olmadığını; kitaplarımda anlattığım hikâyeleri gerçekten yaşayıp yaşamadığımı soruyorlar. Yazdıklarım gerçeğin kendisinden daha gerçektir! Çünkü kitaplarım, bilincim ve bilinçaltımdır.

Namuslu ve ahlaklı bir yurttaş olamadım belki ve şirinlik yapıp kalbinizi kazanmaya çalışmak yerine, durmadan ‘kötü’ şeyler yaptım. Ancak kendimi romanlarla ıslah edebilirdim. Bu yüzden bunu çok geç kalmadan yapmak zorundaydım.

Yazmaya ilk başladığımda odamdaydım ve sadece dikdörtgen boş bir kâğıt ve kalemim vardı önümde. Düşünce ve hikâyelerim dağıldı o boş kâğıtlara ve seneler sonra gittiğim her şehirde sevgililerim, dostlarım oldu bu sayede. Param bittiğinde su ve sigara verdiler, bazen evlerinin kapılarını açtılar. Benim gibi yol’da olan gezginlerle, aylaklarla, yalnızlarla selamlaşmaya başladım. Belki hiçbir zaman ayak basamayacağım uzaklıktaki şehir ve ülkelerde dolandı sözcüklerim. Bazen beton duvarlarda bir şiir, bazen resim defterlerinde bir çehre oldum. Bütün bunlar benim için paha biçilemez bir mutluluk.

Ben yazarak yarattım kendimi. Yazmak isteyeceğim hikâyelerin peşine düşüp; bazen acının, bazen de aşkın ve hazzın peşinden koştum. –Çoğu kez tepetaklak yuvarlandım, sürüklendim.– Ve sonuç olarak yazmak isteyeceğim hayatı yaşadım.

Şimdi soruyorsunuz bana: “Korkuyor musun?” Mükâfattır ölüm, gerçekten yaşamış biri için. Bütün bu kitaplar, bir zamanlar (gerçekten) yaşadığımın, canlı olduğumun ve gömülsem de artık hiç ölmeyeceğimin kanıtıdır! Ve bana artık durmam gerektiğini söylemeniz, sadece daha hızlı koşmamı sağlayacaktır. İnsanları mutlu etmektense, onlara ilham kaynağı olmayı tercih ederim.

29 temmuz, 2014.

21 Haziran 2014 Cumartesi

Yeni kitaptan bir bölüm...

Son iki senedir (yazısız tek bir gün geçirmeden) üzerinde çalıştığım ve Sonbahar'da çıkacak olan 4. kitabım DUVAR'dan ufak bir bölüm paylaşacağım.
Yabancı: İsmi, nereden geldiği, nerede olduğu ve nereye gideceği belli olmayan, arafta bir adam.
Karin: Azınlık ve eroin bağımlısı genç kız.

 …

            Yatakta sanki tüm kirlerini, kinlerini ve kederlerini akıtmışçasına huzurlu bir şekilde uzanmaya devam ediyorlardı. “Sana bir şey izletmek istiyorum.” dedi yabancı.

  Salona geçtiler. Dünyadaki herkesin ortak noktası gökyüzünde yeni bir gün başlıyordu. Yabancı çekmeceden kamerasını çıkardı ve televizyona bağladı. Kaseti başlattı.


  Farklı yerlerde, farklı zamanlarda ama hep aynı şiddetle kavga eden bir adam ve kadının görüntüleri akıyordu. Karin, gördüklerini anlıyor, ancak ne izlediğine anlam veremiyordu.


Yabancı dalgın dalgın bakıyordu ekrana. Bir defa neredeyse kederle gülecek gibi oldu. Yaşadıkları, geçmişte kaldığında gülünç, tamamen bittiğinde ise hüzünlü bir hal alıyordu. “Bu benim ailemdi.” dedi.


“Ne hissediyorsun?” diye sordu Karin.


“Boşluk.” dedi yabancı, “Koccaman bir boşluk…”


Karin, “Bir zamanlar birbirlerine gerçekten çok âşık olmuş olmalılar.” dedi. “Aslında boşa geçmemiş hayatları, ama sonunda mahvolmuş. Yalnızlık deyip duruyorum ama böyle bir aşka ya da nefrete sahip olabilmek için nelerimi vermezdim!


 Yabancı, “Peki ya benden çaldıkları çocukluğum ne olacak?” diye sordu. “Onların boktan aşkları yüzünden geldim bu dünyaya ve aynı boktan aşkları kopardı beni bu dünyadan.”

Karin, yabancının yüzünü ellerinin arasına aldı ve gözlerinin tam içine bakıp: “Yaşamına açılan o uçurumlar var ya; felaketler, kayıplar, doruklar ve sevinçler… Varoluşunun özü ve özgürlüğün bunların altında yatıyor. Ama senin o uçurumdan ne atlamaya ne de aşağı bakmaya cesaretin var, çünkü uçurum sensin! Ve ne zaman kendine eğilecek olsan başın dönmüş, miden bulanmış yansımandan… Oysa senin yaşamında doğaya aykırı hiçbir şey yok. Üstelik düşündüğün gibi çirkin de değilsin; yumuşacık sarı saçların, masmavi gözlerin ve hırpalanmış, ancak hala sevgi dolu bir kalbin var.”


  Öylece durdular bir süre. Gecenin karanlığında saklı kalmış düşüncelerle birlikte hava da aydınlanıyor; belli belirsiz kızıllıklar, martıların okuduğu şiirler ve uzaklardan gelen köpek havlamaları odanın içini dolduruyordu. Karin bir sigara yaktı. Bakışlarını boşluğa dönmüştü. “Babam kendini astı.” dedi. Bunu ilk defa sesli olarak söylüyordu. Yabancının bir anda nefesi hızlandı, göz bebekleri büyüdü.


“Öğretmendi. Yakışıklı, güler yüzlü ve herkes tarafından sevilen bir adam. Bir gün hiçbir şey söylemediği bir mektup yazıp, astı kendini. Bana mimar olmamı falan öneriyordu. Bir baba, kızının düz çizgi bile çizemediğinden bihaber olur mu? Sırf kızgınlığımdan siyaset okumaya başladım, ama evde annemle baş başa kalmak delirtiyordu beni. Sonra ben de senin gibi, kitap okurken sevdiğim yerlerin altını çizeceğime, üstünü karalamaya başladım. Siktir olup gittim oradan. Bipolar bir babanın anlam veremediğim, nedensiz intiharıyla sonsuz bir belirsizlikte sıkışıp kalmış, düşünüp duruyordum: Neden ölmek istedi? Neden astı kendini? Neden yalnız bıraktı beni? Sonra bencil olmayı kestim ve dedim ki: BELKİ DE ÖZGÜR OLMAK İÇİN! Başkaları mutlu olsun, iyi vakit geçirsin diye yaşamak zorunda kalmamak; aile gibi, öğrenciler, kredi borçları gibi boktan yüklerin altında ezilmemek için… Ama hep tuhaf, rezil bir pişmanlık duygusu sarar hala içimi: İntihar etmeden önceki akşam beni aradığında, açmamıştım telefonu. Onunla konuşsaydım bana anlatır mıydı? Söyler miydi gerçek düşüncelerini ve vazgeçirebilir miydim onu ölmekten, hiçbir zaman bilemedim…”


Karin sigarasını söndürdü. Yabancının önüne düşmüş başından boğuk bir ses çıktı: “Ölü birine özlem duymak…” dedi, öksürdü ve temizledi gırtlağını, “…bazen insanın nefes almasını bile engelleyebiliyor. Hiç geçmeyen bir acı. Böyle tam göğsünün ortasına saplanmış, çıkartmak için elinden hiçbir şey gelmiyor. Dinmiyor. Geçmiyor. Hafiflemiyor. Sürekli orada.”


Karin, “Öyle rüyalarım oluyor ki, sanki bu yaşadıklarım rüyaymış; uyanınca babam gene yanımda olacakmış gibi hissediyorum. Sanki koskoca adam aslında ölmemiş, eşek şakası yapmış gibi. Bütün bir gençliğimi onun dönmesini bekleyerek geçirdim. Biliyor musun, babasının terk ettiği bir kızı başka hiçbir şey yaralayamaz… Sevmezdim onu, ama eve her gelişimde odaları tek tek dolaşıp, annemin kendini asmadığından emin olmaya çalışırdım. Ya da onun da mı kendini astığını görmek isterdim, bilmiyorum. Hiçbir şey bilmiyorum. Asıl bencil kim ve bu muğlak acılar nasıl dinebilir bilmiyorum.”


  “Ama,” dedi Karin, son olarak, “Kaşımdaki şu boşluğu görüyor musun? Bu bana babamdan kalan tek şey oldu. Bana bir defa vurdu, düştüm ve izi hiç geçmedi.” Ve gülümseyerek okşadı yarasını. “Bütün bunlar hatıra artık.”


Sonra yavaşça uykuya daldı. Yabancı kaldırdı onu ve yatağa yatırıp üstünü örttü. Uzun uzun baktı ona. Parmak uçlarında yürür gibi inceden soluk alışverişlerini izledi. Sonra kalktı ve camı açıp bir sigara yaktı. Sokaklarda ve evlerde, yorgun düşmüştü direnişçiler; sakindi ortalık. Ağır ağır ve gürültüyle yaklaşan çöp kamyonunu duydu. Karin uyanmasın diye camı kapattı ve sigarasını söndürdü. Yarım dakika sonra kamyon gitti ve camı tekrar açıp; bulut gibi, rüzgâr gibi yumuşacık yatan Karin’in usulca yanına uzandı. Dünyanın en güzel şeyi buymuş diye düşündü: “Usulca sevdiğinin yanına uzanmak.”

27 Mayıs 2014 Salı

Hastane-Adliye Durağı

                Bugün mahkemem vardı. (Gezi) Sabah erkenden kalktım ve saçımı taradım. Ancak hala namuslu ve vatansever bir yurttaş gibi görünmüyordum. –Hâkime nasıl anlatabilirim kötü ya da suçlu biri olmadığımı?– Ağzımda bir ıslık, indim güzel gettomun yorgun yokuşundan. Kabataş-Kadıköy motorunda ince belli bir çay ve karışık tost; gözlerimde deniz, yoldayım. Sonra Kadıköy-Kartal metrosunda ‘Huzurevi’ durağını geçtim ve ‘Hastane-Adliye’ durağında indim. Betondan, kocaman bir adalet sarayının içindeyim şimdi. (Gözaltına alındığım gün oraya azılı bir suçlu gibi ellerim kelepçeli getirildiğimde, insanların endişe dolu bakışları altında tutsaklığı düşünüyordum; iki adım ötem bile yasaklanmışken bana, kımıldayamazken hiçbir yere, Boğaz Köprüsü’nün nasıl göründüğünü unutmaktan korkuyordum. Ama artık değil.)

                Davacı polisler huzursuz, oturdu yerlerine. Ben, pis tecavüzcü, dolandırıcı ve katil, ayakta ve gülümsüyordum. Çünkü biliyorum, bütün bir dünya rahat ve sıcak hapishanelerde yaşarken, kapatılacağım dört duvar ve ufak bir avluda gene kurarım düşlerimi. / Gene görürüm yıldızları ve kimse karşı koyamaz zihnime, deliliğime. / Yazabilirim kanla, terle, tükürük ya da spermle; bir şekilde, her yerde. / İzin vermem bu ülkenin bana sürgün olmasına. / İstemem başka bir ülkede yaşlanmak zorunda kalmak. / Kaçıp kaçıp gene buraya dönmek isterim.

 Ocağım, Mart'ım; bu sene Kış ve İlkbaharım o tuhaf duruşma salonunda geçti. Dava ertelendikçe ertelendi. Bugün olduğu gibi. Çıktım adliye sarayından ve denize koştum, koştum, koştum. Bir çocuk parkında tahterevalliye bindim. Birkaç kedinin başını okşadım, bazı köpeklerle selamlaştım. Moda Çay Bahçesi'nde bir sigara tüttürdüm. Kızların, yazın geldiğini müjdeleyen güzel ayak bileklerinin sokaklarda bayrak gibi dalgalanışlarını izledim.

                Ardından evime geldim ve tam bir sene önce bugün ilk cümlesini yazdığım romanıma bir cümle daha ekledim. Sokakta ansızın vurulup öldürülmezsem, bu kitabı yakında bitirebileceğimi düşünüyorum. (Özgürlük mümkün müdür? / Bu dünya bir kafes mi? / Kim tıktı bizi içeriye? / Yoksa biz mi kilitledik kendimizi oraya?)

                İçim rahat. Bugünün ‘ötekileri’ olsak da, geleceğin avukatları, doktorları, işçi, sanatçı ve İNSANLARI bizleriz. Ve bugünlerde maruz kaldığımız ya da tanık olduğumuz baskı ve şiddetin bir daha tekrarlanmaması için gereken her şeyi yapacağız. Yaşam bizim; duvarlar, düşler, renkler, kediler, ağaçlar, şiirler ve gökyüzü bizim! Çünkü kim ne derse desin, bizler kötü insanlar değiliz.          

26 Mayıs 2014 / Moda

18 Eylül 2013 Çarşamba

Serseri Türküsü/Manifestosu

              Serseri Türküsü

                Mülteci gemileriyle aşacağım tüm sınırları–
                karada dişlerimle sökeceğim tel örgüleri!
                Çıplak ayaklarımla geçeceğim gümrükten
                ellerimle topladıktan sonra mayınları!

                
Karayipler'de kavak ağaçlarının altında tembelin tahtı bir hamakta sallanır ya da
                Central Park’ta bir bankta yanıma oturacak kaçığı ve anlatacağı tuhaf hikâyeleri beklerken,
                tankların girdiği şehirlerin duvarlarını ve
                iktidarların kölesi tüm asker ve polislerin suratlarını boyamayı–
                tüm anayasa ve hukuk kitaplarının üzerine tekerlemeler karalamayı düşleyeceğim!

                Vatikan’da Papa’ya uzattığım cigarayı Beyaz Saray’a üfleyip–
                ceplerime doldurduğum bonibonlarla en büyük televizyon binalarını ve alışveriş merkezlerini patlatacak,
               kolejlerin dersliklerini teker teker otoyollara fırlattıktan sonra
                McDonald's'tan sallayacağım okkalı bir tükürükle Wall Street'teki brokerları vuracağım!

                Gençlik! Gençlik! Gençlik!
                Pasifik’in sonsuz maviliğine açtığım kollarımı Beyrutlu bir iç savaş güzelinin beline dolayıp–
                Berlin’de gireceğim bir Gay Bar’da ilk gördüğüm adamı dudağından öpecek,
                Bangkok'un en ucuz motelinde kayıp bir adanın haritasını bulmanın ve
                rüzgârına kapılacağım yeni bir Yol’un coşkusuyla Çingeneler gibi dans edeceğim!
                Shakespeare'in bir yaz gecesi rüyasında kedice dolanacağım çatılarda yabanıl, özgür
  ve Rimbaud gibi uyuyacağım bilinmez kentlerin taşları üzerinde kimsesiz, kaygısız!
                Bombay’de esrik bir şamanla aynı arının gözüne girip–
Alaska’da Eskimolarla tuttuğum balıkları buzdan kubbeli evlerinde yedikten sonra
                Arizona’da bir günbatımında Kızılderili gibi dinleyeceğim ağaçları!
                Ortadoğu'da süren bir savaşın tam ortasında bağırarak Mayakovski şiirleri okuyacak ve
                Madagaskar’ın yağmur ormanlarında çırılçıplak koşup–
yorgun ay ışığı altında uluyacak–
                                 uluyacak–
                                    uluyacağım!


                Kars’ta sınırdan kaçan hayvanını getirmeye çalışırken askerlerce sırtından vurulan çoban ve
                Florida’da elinde bonibon ve buzlu çayla evine dönerken bekçinin öldürdüğü siyahî Travyon Martin ya da
                Ankara’da bir başka 
üniformalı katilin yoksul kalabalığın üstüne açtığı ateşte katlettiği Ethem adına bir kütüphane kurduktan sonra
                Kahire’de tanka kollarını açan delikanlıya ateş açıldığında yere düşen beyaz yazlık şapkasını kaldıracak ve
                kendimi Meksika’da gerilla hareketine katılmış Zapatistaların arasında bulacağım!

                Milyonlarca ton çimentoyu nehirlere boşaltmak için gelen iş makinelerinin önünde köylülerle birlikte duracak,
                ödemelerini bile alamadan işten atılan işçilerle aynı direniş çadırında kalacak ve
                muhaliflerin art arda tıkıştırıldığı cezaevleri boşalana dek sokaklarda Özgürlük! diye bağıracağım!

 
Yaşasın dünyanın tüm gettoları!
 Yaşasın banliyöler!
 Yaşasın köyler!
 
Yaşasın azınlıklar!
 Yaşasın göçmenler!
 Yaşasın mülteciler!
 Yaşasın eşcinseller!
 Yaşasın siyahîler!
 Yaşasın fahişeler!
 Yaşasın mahkûmlar!
 Yaşasın meczuplar!
 Yaşasın ötekiler!
 Yaşasın sokaklar!
 Yaşasın doğa!
 Yaşasın hayat!

                                                                            Aytuğ Akdoğan
                                                                            Eylül/2013
                                                                          Çengelköy-İstanbul
                                                                          Serseri Türküsü/Manifestosu

25 Haziran 2013 Salı

TANKLAR KONUŞMAZ


Paşam,
yaklaştır kulaklarını da sana bir sır vereyim:
Yaşadığı toprakları en çok seven insanlardır
tanklarınızın önünde duranlar;
endişelenirler
leş nefesinizin üfleyeceği bir emir yüzünden
top mermilerinin delik deşik edeceği çocuklar için.

Makam arabalarınızın arka koltuklarında
kravatlarınızı gevşetip görmeye çalışırken
rütbelerimiz olmadan tanıyamıyor olabilirsiniz:
Biz her şeyden önce, insanız, paşam!
Kaç kurşunla ölsek gene rastlayamazsınız ismimize gazetelerde.
Çırılçıplak da gelseniz dövüşmeyiz,
üstelik tüm ordularınızdan cesur sayılırız.
Ekmeye çalıştığınız kötülük tohumlarına inat
özgür ve kocaman ağaçlar olarak kök salacağız!

Panzerleriniz temizleyemeyecek vicdanınızı,
zırhlarınız önüne geçemeyecek ölümün;
siperlerin ardında kalacak söylediğiniz tüm yalanlar!
Kaldığınızda bir başınıza
uçaklarınız havalanıp kurtarmayacak sizi,
uyutmayacak öldürdüğünüz insanların çığlıkları
ve değiştirmeyecek katil olduğunuz gerçeğini
postallı kölelerinize yaptığınız
“Vurun!” çağrısı.

Kendi çıkardığınız savaşın sonunda
gene kendinize mahkûm kalacaksınız.
Sevin!
Bugün yaptıklarınız için nasıl utanıyorsak sizin adınıza,
 bütün bunlar bittiğinde senin için bile üzüleceğiz, paşam!

Aytuğ Akdoğan
Taksim/İstanbul
2013
TANKLAR KONUŞMAZ

12 Mayıs 2013 Pazar

Ben, Hiçbir Şey - Önsöz



Önsöz

Benim tek derdim, başta üzerinde yaşadığım bu toprakları ve dünyayı olduğu –bazen insanların görmek istemediği ya da gözünden kaçırdığı– gibi yazmak, yazmak, yazmak! Başına bir şey gelmediği takdirde, bugün, artık ‘Ben, hiçbir şey’erişilebilir ve okunulabilir bir kitaptır; umarım onu bağrınıza basarsınız.


Kitabın türüne gelince: Ben ‘serbest yazar’ım: ‘Beat Kuşağı’ yahut ‘Yeraltı Edebiyatı’ gibi sınırlandırmaların hiçbirini kabul etmiyorum. Düzensizliğin ve ‘yabancılığın’ yazarlarından Allen Ginsberg “Beat kuşağı diye bir şey yok! Kitaplarını basmak isteyen bir avuç insan var sadece” derken haksız sayılmazdı.


Bugüne dek dosyamı okumaya tenezzül bile etmeyen, edebiyatla aslında hiçbir alakası olmayan, kapitalist düşüncenin, arzu ve hırslarının kurbanı olmuş yayıncılara buradan, hala böyle bir imkânım varken seslenmek istiyorum: Hepinizin canı cehenneme! Sizin bu riyakârlığınız, düşüncesizliğiniz, beni ve metinlerimi dikkate almayışınız kendimi kutsallaştırmaktan başka bir şeye yaramadı. Aynı 2. kitabım çıktığında onu türlü bahanelerle iade etmeye çalışan kitabevlerinin yaptığı gibi, belki siz de zamanı geldiğinde geri adım atmak isteyecek, ben öldükten sonra bütün kitaplarımı elinizdeki en güzel kâğıt ve kapaklarla basmak isteyeceksiniz, ancak vasiyetim gereği, seçeceğim bir yayınevi dışında kitaplarımın hiçbirini, başka hiçbir yayıncının yayınlamaması için elimden geleni yapacağım. Aynı şekilde çeviriler için de bu özeni göstereceğim ki, benden sonra gelecek genç yazarları da harcamaya çalışıp, ümitsizliğe kapılmalarına neden olmayın!


                                                                                                                                            Aytuğ Akdoğan
  
Aytuğ Akdoğan / Ben, Hiçbir Şey

9 Mayıs 2013 Perşembe

Ben, Hiçbir Şey

3. kitabım ‘Ben, Hiçbir Şey’ bugün itibarıyla çıktı! Başta tüm D&R'lar olmak üzere kitabevlerinde, artık size emanet...
Kitaplar, spor arabalardan havalıdır! İlk fotoğraf benden!

Kitabın arka kapağı şu şekilde:


“Benim tek bir problemim vardı: Hasta insanları seviyordum ve deliliğine inandığım adam ve kadınlarla çıkıyordum yola, ancak ben hasta değildim; ben aslında son derece sağlıklı ve aklı başında bir adamdım. Ve bu aklı başındalık getirdi sonumu! O acı çektikçe, ben ona daha çok bağlandım; meğer sonunda en çok acıyı gene ben çekecekmişim... İnsanların seni sevmesine izin vermemeli, sonra hiçbir zaman yalnız kalmayacağını düşünüyorsun…”

*

Evinin yolunu unutmuş genç bir romancının gözünden 'ötekiler'in mesken tuttuğu sokaklar, yarım kalmış, yıkık-dökük bir aşk hikâyesiyle buluşuyor; kaçınılmaz sonun ardından inanç arayışıyla çıkılan yolları; modern bireyin özgürlüğünün ancak bir düşten ibaret olabileceği ve insanın ölüm karşısındaki acziyetini, dünyayı anlamlandırmaya çalışan başka bir genç yazar, Aytuğ Akdoğan'ın ustalıkla işlediği bu kitabında okuyoruz.




10 Şubat 2013 Pazar

Ortadoğu'da Yeraltı

Ortadoğu’da Yeraltı

Ey İstanbul!
Sana bu şiiri hastanelerin acil servislerinden,
yoğun bakım odaları ağzına kadar dolduğu için
hastaların ambulanslarla başka hastanelere taşınırken çıkan siren
ve trafikteki diğer araçların korna sesleri
ve aralarından geçmeye çalışan insanların itiş-kakışları
ve kuru öksürükleri içinden yazıyorum!

Sana bu şehrin tam kalbinden,
yani taşrasından,
gökdelenlerin arasında iyice küçülmüş mahallelerinden sesleniyorum!

Bir sokak aşağıda
cenazesini henüz kaldırdıkları
yirmi yaşında şehit olmuş çocukları için yas tutan bir aile,
hemen yanındaki karakolda
bir terör saldırısına – bir patlamaya–
kurban gitmekten endişelenen genç bir polis,
bir üst sokakta
sırf Alevi, Ermeni, Yahudi, Kürt ya da başka bir kimlikle doğduğundan
evinin işaretlenmemesi için Tanrı’ya yakaran bir anne,
hemen ardında
kahve çıkışı yirmi yıllık karısını ‘namus’u adına öldürdüğü için kaçmaya hazırlanan bir koca
ve
onun komşusu bir gazeteci-yazar;
yazdıkları için her gece birilerinin gelip onu alacağını bekleyen,
koca bir adam
var.

İstanbul,
sen biliyor musun,
bir erkeğin başka bir erkekle yapabileceği en güzel şeyin dövüşmek olduğunu kavrayan adamların
ellerine aldıkları sopalarla dışarı çıktığı gece,
kasıklarının arasındaki sikten kurtulup,
göğüs ameliyatı olmak için
Tarlabaşı Bulvarı’nda götünü siktirmeye çoktan razı adamların gecesi
ve bilmeden bir ‘dönme’ye tutulmuş,
evin en büyük çocuğu Müslüman gencin
çektiği sıkıntıdan gittiği her yerde kapıya yakın oturacağı birahanelerin yolunu tuttuğu gece
aynı gecedir aslında.

Ülkesindeki savaştan kaçıp burada saat satmaya razıyken,
Eminönü’nde evini paylaştığı arkadaşlarının refahı için
kafes dövüşlerine başlayan zenci
ve
gerçekleşmeyecek bir devrim için sokaklarda bildiri dağıtan;
ayda bir defa kasaptan et alıp, onu da yemeye kıyamayan
‘Che’ tişörtlü, üniversite öğrencisi
ve
küçükken sevdiği kıza yazdığı şiirleri asker babasından saklayan;
yeni bir şiir yazacağı zaman
–belki bir şiir gecesinde okuyacağı bu şiirle bir kadınla yatma fırsatı bulacağını da düşünmesiyle–titreyerek gözleri kararan genç şair
ve
hangi dinden, hangi partiden, hangi takımdan, hangi hangiden taraf olması gerektiğini düşünmek istemeyen;
kıçındaki zincir, kulağındaki küpe ve vücudundaki dövmeler yüzünden
kız arkadaşının yanında yürürken durdurulup
ayakkabısının içine kadar mal arayan polisin utandırdığı özgür ruh
ve
hayalinde hiç ayak basılmamış bir yere gitmek olmasına rağmen
her gün binlerce kişiyle aynı sokaklarda, aynı caddelerde, aynı meydanlarda yürüyen dalgın, düşünceli ergen
ve
duvarlarında kocaman Türk bayrağı ve Atatürk resimleri asılı bir spor salonunda
kendisi gibi dört yüz kişiyle birkaç haftalığına misafir edilen-
kıştan sonra umutsuzca nereye gideceğini düşünen evsiz
ve
Karaköy kerhanelerinin yüksek demirli kapılarının ardından içeriyi görmeye çalışan
henüz reşit olmamış, bakir çocuk –sokakta gördüğü bazı kızların altında ‘ten rengi çorap var mı yok mu’ diye merak edenle aynı çocuk–
ve
gene daha on dört yaşında olmasına rağmen dünyanın yükünü omuzlarına almış,
parmaklarının arasında sigara tutarken çalışmayı –hayatı– öğrenen delikanlı
ve
bu delikanlının
yerin üç yüz metre altında kömür kazarken
Adalar’a kalkan bir gemide olduğunu düşleyen maden işçisi babası
ve
onun
bir Cumartesi gecesi İstanbul’unda eğlenmeye çıkmış insanların
kendisini iyice yalnız hissettirdiği
bir başka dalgın, düşünceli taksici arkadaşı
aynı kişidir aslında.

Düzüşmek uğruna İstiklal Caddesi’ni defalarca baştan aşağıya turlayan bir erkek topluluğu
ya da
cigara bulamadıkları için art arda attıkları haplarla bütün bir geceyi terleyerek geçiren;
sabahında yürürken başları önde-
yerde izmarit ya da bozuk para arayan işsiz adamlar,
Cihangir’de ‘belki ünlü olurum’ düşüncesiyle yönetmen siklerini elden ağza dolaştıran on sekizlik çıtırlardan
ya da
konser için Amerika’dan Ortadoğu’ya gelen bir müzisyenin faydasızca heyecanlandırdığı,
kendilerini belki hiçbir zaman gerçekleyemeyecek kentli soytarılardan
ve
gün boyunca yaşadıkları –birbirinden tamamen bağımsız ve birbiriyle tamamen aynı– ‘trip’leri konuşan junkieler
ya da
dizleri bir çocuğunki gibi yara bere içinde olan hippi kızlardan
çok da farklı değildir aslında,
İstanbul…

Öz amcasının tecavüzüne uğradıktan sonra onun ayıbını örtmek için kapanıp,
Tanrısı için günde bin vakit secdeye varan genç kız
ve
Aksaray’daki ‘Umut’ pavyonunda içtiğinden kendisine de söyleyecek erkeğini arayan konsomatris
ve
Üsküdar’ın ara sokaklarındaki sinagog ve kiliselerin yamacında yükselen minarelerin altında
kenar mahalle çocuklarıyla pet şişeyle maç yaptıktan sonra onlara kola ısmarlayan rahip
ve
şehrin bir başka yıkık-dökük, eskice sokağından geçen satıcıların üzgün bağırışlarını taklit eden yaşlı teyze
ve
Dolapdere Caddesi’nin hep aynı köşesinde
gözüne kestirdiği insanları korkutmak için saklanarak zihinlere tüneyen Deli Zevro
sensin aslında,
İstanbul!

Burası benim sokağım İstanbul;
ibnelerhaydutlarzencilerpezevenklersarhoşlargöçmenlerpunklarfahişelerAIDS hastalarıberduşlardervişleryetimlersakatlarobezlermahkûmlarsoytarılardeliler,
anlayacağın ötekiler;
yani hepimiz
burada birlikte yaşıyoruz.
Sen de bir çayımızı içmek istersen eğer,
her zaman kapımız açıktır,
herkese,
her şeye.

Aytuğ Akdoğan
Galata, İstanbul
2013