Askerlik ancak sivilde ve genel olarak hayatında başarılı ve mantıklı adımlar atamamış, kabul görmemiş, isyan ve şiddetini bastıramamış ya da bir şekilde kendini önemli hissetmemiş erkekler için cazip olabilir. Ben ne pahasına olursa olsun eli silah değil kalem tutan bir adama güvenirim. (Polis ya da askerlerin olduğu yerde mi endişelenmeli insan yoksa olmadıkları mı?) Aynı şekilde benim kadınım en azından elinde bir kitapla oturur kanepemizde. İnsanlar sadece kan dökerek değil düşünerek ve araştırarak da kendilerini ve o çok sevdikleri topraklarını kanıtlayabilirler. Hepimizin savaşı değil sevgiyi ön plana çıkaran bir geleceğe ihtiyacı var. Artık direkt olarak gözlerimizin içine bakarak konuşmak ve bencilliklerimiz, sömürge ve para hırsımız ve acınası insanlık tarihimiz ile yüzleşmeliyiz. İnsan olma bilinci farkındalıklarda yatar ve aptalı oynamakta bizden iyisi yok öyle değil mi? Kahretsin ki aynen “öyle”…
Tanrı tasviri üzerine:
Hep, tanrının bizi hangi müzikle izlediğini düşünmüşümdür. Gökyüzü o kadar derin ve yüksektir ki bütün o maviyi tanrının evi yerine koyarız. Fakat aksine ben havada yol alırken, bulutların da üstünde giderken tanrıya olan inancımı kaybederim, hep uçağın kalktığı an birini öpüyor olmayı hayal ettiğim gibi. Yaşadığım ve yaşamakta olduğumuz şehrin, ülkenin, kıtanın, dünyanın ve evrenin büyüklüğü karşısındaki küçüklüğümüz dikkatimi çekince, tanrı neden benim gibi basit bir yaratıkla vakit harcasınki diye endişelenirim. Acaba o gelişmiş ülkelerin büyük başkentlerindeki insanları mı daha çok önemser yoksa taşralı mahçup kulları için mi daha çok endişelenir? Ona bir beste dinletirim kendimi onun yerine koyarak (Durun ahlakçılar hemen papazlarınıza, imamlarınıza şikayet etmeyin beni! Dedim ya bulutların da üstündeyken ben diye…) Ama galiba hiçbiri tam oturmadı. Acaba tanrı en çok… En çok hangi beste? İlahi ve şiirlerden fazlası olmalı…
Yitirilmişlik hakkında:
Hayat güzel bir macera değil midir? Hepimiz büyük umut ve gözyaşlarıyla gelmedik mi buraya? Peki, neden hala bu kadar boş hissediyoruz? Yalnızken neden sessizleştik bu kadar? Hepimiz bir ara aynı çizgi filmlere gülmedik mi? Güzel bir roman okuyup o karakter olmak, onun gibi tutkulu ya da maceraperest yaşamak istemedik mi yahut o filmdeki gibi hayata baştan başlamayı ya da en azından onu kendi seçimimizle sonlandırabilmeyi başarmayı arzulamadık mı? Nerede yıldık biz bu kadar ya da kime neden bu denli güvendik de bu kadar hayal kırıklığı yaşadık? Hayatımıza olur olmaz soktuğumuz insanlar bizi hak etmemelerine rağmen bir parçamız oldu fakat onlar bu parçaya iyi bakamadı ve üzülen taraf biz olduk. Bence biraz uçuruma yaklaşmalı ve kalbimizin istese yaşam için ne kadar hızlı atabileceğine tanıklık etmeliyiz.
Gezi notlarından bir paragraf:
Biraz önce son sigaramı da yaktım ve bitene kadar bundan sonraki hamlem ne olacak diye düşündüm. Her neyse bir şekilde para bulacağım. Zaten yarın güneyde bir yerlerde olacağım. Sahi, kaç saat kaldı trenime? Paris yerine Montpellier, New York yerine Los Angeles… Galiba güneşi seviyorum ama siyahın da çekici bir yanı var. Her neyse²… Aslında hata gene bende çünkü birkaç gün önce Amsterdam’daydım ve bütün paramı ota, kumara ve kadınlara yatırdım ve tümünde kaybettim anlaşılan. Gene de Amsterdam’a ne kadar övgü yazıları yazsam azdır.
Ölü ziyaretleri:
...Kütüphaneleri ziyaret ettiğim kadar ölüleri de ziyaret ederim. Mesela geçen gün iki mezar arasına uzanıp biraz tütün sardım ve sessizlikleri kulaklarımı patlatana kadar düşündüm. Ölülerin sessizlikleri sesimi dinlendirmek bahanesiyle günlerce konuşmadığım buhranlı zamanlarıma benziyordu. Ben de onlardan biri sayılırdım, ben de çok konuşmayı sevmezdim. Hem, arafta değil miydim zaten, henüz toprak altında yatmasam da böyle hissetmiyor muydum? En az onlar kadar ölmemiş miydim hala? Bunları onlarla da paylaştım ve onlar en çok dinlemeyi seviyor olmalılar. Mezarlıklara gidince hala bir tepki, bir mucize beklerim fakat ne yaşadığımı ne de bir gün gerçekten öleceğimi bana kanıtlayabilecek bir şeyle karşılaşamam. Ölüm dediysem… Ölüm yaşayanlar için vardır, ona sadece bu dünya üzerinde yaşayan insanlar ölüm derler, oysa ölüler için yeni bir yaşamdır orası. Yani ölüler için bugün yaşadığımız dünya bir ölümdür. Bu da bizi ayıran en önemli şeydir.
1 yorum:
merheba. ben azerbaycandan zaur qurbanli. yaziniz hoshuma gitti. bunu yeni chikacak olan jurnalimizda vermek isterdik. tabi ki izin verirseniz
saygilarimla
Yorum Gönder