17 Ağustos 2010 Salı

Kısa kısa... Kıza kıza...


Ben ve arkadaşlarım, bir ortamda birbirimize yumurta atıp yiyorsa tutma dediğimizde kimse tutmazdı o yumurtaları. Sisteme ve ahlaka böyle bir başkaldırıyla büyüdük biz. Tamam, belki bazen hayatın tadını çıkartacağız diye bokunu çıkartmış olabiliriz ama aslında masum olandır karşı gelen.

Özellikle eskiden uyuduğum yerler bile belli değildi, müthiş bir boş vermişlik içinde yokçu bir hayat sürerdim. Her gün anlamsız yerlerde yatıp ve gene her gün aynı şekilde kuşlarla gelen sabahlarla başlayıp günlerimi geçirirdim. Yaşıtlarım sabahları okula gider akşamları o okuldan çıkarlardı. Ben ise genelde onlar sabah okula giderken yeni yatmış, çıkış zilleri çaldığında ise yeni uyanmış olurdum. Ama kendimce haklıydım, sınav haftasında okula gider ve öğrencilerin aylarca derste gördükleri ve sözde dinledikleri konuları birkaç gecede hatim eder biraz da önceleri orada burada okuduğum bilgilerle konuları harmanlar ve hiç zayıf getirmezdim. Akıllı bir serseriydim. Bazen girmek zorunda olduğunuz yazılı sınavlara hiçbir şekilde çalışmadan ve hazır olmadan girin ve çevrenizdekileri hayatları için nasıl canla başla sevmedikleri bir işle uğraştıklarını gözlemleyin. Sanki sistem bütün bu çabalarına karşın gelecekte onlara istediği işleri ve yaşamı verecekmişçesine insanların kandırılışlarına tanıklık edin. Bu bir tecavüz ve kimse istediğini alamayacak çünkü her zaman kasa kazanacak. Yapılması gereken tek şey, gerçekten iyi olunan ve sevilen işi bulup yola koyulmak. Yuvarlaklar doldurup gelecek satın alamazsınız yaşamdan.

Düzene, kanuna, dine, ahlaka ve benzeri normlara karşı olmak için hiç çabalamadım. Zaten farkında olarak ya da bilinçsiz bir şekilde bu tarzda yetişmiş ve bu evreyi tamamlamıştım ve tercih ettiğim hayatımdan bir an bile şüphe duymadım. Zaten aslında o kadar da ileri gidemedim henüz deliliğe övgüde. Her insan kıyafetlerinin altında çıplaktır, benim amacım hep, o çıplaklığı, o natürelliği ön plana çıkartmak olmuştur.

Artık düzüşemeyecek kadar yaşlanmış olan subayların emirleri ve karşılarındaki yüksek duruşlarıyla erleri sikmeye çalıştığı az bulutlu çok güneşli bir günde militarizmi düşündüm.

Vatan, din, ahlak ve kanun normlarına karşı olan kayıtsız duruşumla onların, o yapının içindeydim çünkü ben de bir subay çocuğuydum. Neyse, en azından bir orospunun çocuğu değildim. Ve evet, yoğun bir ironiyi barındırmaktaydım içimde.

Bol yıldızlı, galaksi ve evren ötesini andıran gösterişli bir üniformanın ve bolca terle üzerine titrenmiş protein dolu gelişmiş bir vücudun altında kaliteli bir kişilik yatamaz. Bütün o üniforma merakı ve uğraşlar kişinin ilk gençlik yıllarındaki bastırılmış duygularıyla alakalıdır. Sanırım bu yüzden subaylar pek alkol sevmez, bilinçaltı risklidir.

Polis, asker ya da tanrı gibi sözde güçlü kavramların halkı uyguculuğa yönlendirmeye çalışması ve aksi takdirde onu yasa ya da ateş gibi fenomenlerle cezalandırmaya çalışması toplumun onları istemeye istemeye sevmeye çalışmasına ve kabullenmesine neden olmuştur ve rönesansta batıda yakalanan sanattaki ve dindeki laik yapı bugün de sürdürülmeye çalışılırken bizde konformist rejim ilerleyerek amip gibi yayılmaktadır.

İlk çağlardan günümüze kadar değişmeyen birçok şeyden biri de insanların tanrıyı içlerinde bulup da onu sevdikleri için iyi birer birey olmaya çalışması yerine ondan ve azabından korktukları için daha az kötülük yapmayı hedeflemeleridir. Belki bundaki etken İncil’in ‘’Tanrı Sevgidir’’ demesine karşın Kuran’daki keskin, korkuya dayalı yargılardır. Yani bu tür rejimler aslında insanların ne kadar aciz ve ikiyüzlü olduklarını gözler önüne serebilmektedir, bu ve benzeri durumlar toplumdan ayrı yollarda yürümeme neden olmakta ve tabiî ki natürellikten uzakta. Zaten oldum olası dinleri sevemedim. Hepsi birbirinden farklı ama hepsi birbirine yavşaklık konusunda çok benzer.

2 yorum:

Aurora Kültür Sanat Dergisi 2010 dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Adsız dedi ki...

çok orijinal ...harkuladeninde fevkinde ...başarılar biradre...