24 Kasım 2008 Pazartesi

Özünde Her İnsan İyidir


En doğru zamanda en doğru kelimeleri kullanabilmek çok önemli.
Bu adam benim için bunu asla yapmaz dediğiniz birisine sihirli kelimelerinizin tatlı dokunuşlarıyla istediğinizi yaptırabilirsiniz aslında.
Tatlı dil yılanı bile deliğinden gerçekten de çıkartabilir.
Ateşli bir kavganın ortasında derin nefes alın ve özür dileyin. Karşınızdakini de şaşırtın, büyüklüğünüzü gösterin ve şaşırtın herkesi. Huyuna gidin. Deyim yerindeyse tribünlere oynayın.

Bilinçaltınızdaki önyargılarınız sizi yanıltmasın bu düşündüğünüzün aksine sizi küçük bir şahıs haline getirmez hatta sizi yüceltir ama siz bunu o an için fark edemeyebilirsiniz.
Bütün bunları söylememin sebebi özünde her insanın gerçekten de iyi olmasındandır.
Siz hiç bir hırsızla oturup karşılıklı konuştunuz mu ? Ya da daha on dakika öncesine kadar çok sevdiği kadını vurmak üzere olan bir nişanlıyla ?
Öfkeler anlık, kızgınlıklar gereksiz. Tatsız kavgaları hepimiz yapıyoruz fakat kin tutmak kadar aptalca bir şey daha yok.


Soğuk bir sonbahar günü Taksim Meydanın'daki The Marmara otelin önünde daha yirmili yaşlarda bir genç bütün gün topladığı pet şişeleri ve kartonları büyükçe bir çuvalın içine geçirmiş çuvalı da sırtına almış gidiyordu. Ben ise biraz sonra yaşanacak kargaşayı bir arkadaşımı beklerken görecektim.
Hava gerçekten soğuk ve keskindi. Öyle ki fırtına öyle bir esti ki gencin bütün gün topladığı pet şişeler yerlere dökülmüş çoğu da rüzgarın da etkisiyle caddeye fırlamıştı. Tam bir kargaşa anı yaşanmıştı ve bütün arabalar pet şişelerden nasiplerini almamak için sağa sola kıvırarak gitmeye çalışıyordu.
O an o gencin suratındaki ifade çok ilginçti. Hem günün bütün emekleri caddeye saçılmış mahvolmuştu hem de şişelerden birisi bir jeep'in farını kırar bir de adam parasını isterse dünkü kazancımdan da olurum bugün de midem boş gezerim bakışı vardı gençte. Kirli sakalının ve kızgın suratının hayatındaki ilk şekerini düşürmüş çocuk olurcasına düştüğünü gördüm o gün.


O gün adamın yanına gidip sırtını sıvazlayıp yirmi ytl para verip 'üzülme' demek isterdim ama yapamamıştım bunu zihnimden defalarca geçirmeme rağmen.
Kullanamamıştım en doğru kelimeleri en doğru zamanda.

Elbet özünde her insan iyidir fakat biz özellikle önyargılarımızdan belki de üşengeçliğimizden ötürü karşımızdaki insanı sadece bize kendini gösterdiği kadar tanımakta ısrar ediyoruz oysa ki her insanın göstermediği belki de göstermek istemediği çok güzel ve insani yönleri var ama biz bu olumlu yönleri görmeye çalışmıyoruz bile ve bu yüzden herkesi sevemiyoruz, çok ince eliyip sık dokuyoruz birisine merhaba bile diyecek olsak.


22 Kasım 2008 Cumartesi

Özgürlük Yollarında


Bir film izleriz ya da bir kitap okuruz yaşantımız ve bütün düşünce akımlarımız ani bir değişime uğrar.
Bu değişimleri yaşantımıza bu kadar rahat sokmamızın sebebi arayışlarımız değil midir?
Hepimiz yanımızdaki arkadaşlarımızdan, sevgililerimizden sıkılmış bir şekilde sokaklarda yeni suratlar aramıyor muyuz?
Hayat başlı başına kaçışlardan ve arayışlardan oluşmaz mı zaten?

Neden 'ilk'leri hiç unutmayız?
Arayışlarımızın ilk meyveleridir ilk öpücükler, ilk cinsel deneyimler vs.
Benim izlediğim en güzel film, arkasında kapitalist düzenin anormal yaşantısını bırakan, bütün kredi kartlarını ve paralarını yakıp yollara çıkan ve en büyük hayali Alaska'ya gitmek olan bir gencin yollara düştüğü ingilizcesi 'into the wild' adlı filmdir.
Hem hayatımızdaki kaçışlarımızı hem de arayışlarımızı en iyi şekilde gözler önüne seren bir film.
Bana en büyük hayalini gerçekleştireceksin ve hemen öleceksin deseler şuanki yaşantıma devam etmeyi tercih etmezdim.
Var olduğum süre boyunca yapmayı en çok isteyeceğim şeyi yapıp yaşım ne olursa ölsün hemen ölmeyi seçerdim çünkü hayatımız hayallerimizin peşinde koşabildiğimiz kadar heyecan verici ve bu hayatları güzel değerlendiremezsek 40'ların çocuklarının dillerine daha çok düşeriz.
Bence her insan ölmeden önce kendini doğanın kusursuz bünyesine atmalıdır.
Bütün kredi kartlarını ve paralarını yakıp da yola çıkan o genç gibi.
Doğa bize istediğimiz her şeyi sunabilir, beklentilerimizi insanlara göre daha çok karşılayabilir.
Hala güvenlikli sitelerinizden, soğuk apartmanlarınızdan ve rutin yaşantınızdan sıkılmadınız mı?
Neredeyse on yıl sonra nerelere gideceğimiz ve neler yapacağımız bile planlanmış vazıyetteyken size kaçışı önermem saçma gelebilir fakat hala okumanız gereken kitapların ve bütün hayat akışınızı değiştirecek filmler izlemeniz gerektiğini düşünüyorum.

Doğanın bize vereceği huzur ve bilgelik nice orgazmlarda ya da kitaplar yok.
Kendinizi toprağın kokusuna ve güneşin doğuşuna bırakırsanız güvenlikli sitelerinizden soğuyabilirsiniz ve emin olun bu soğuma güzel şeylerin başlangıcı olacaktır sizin için öyle ki mutluluk matematikte x'i y'yi bulmakta değil doğanın güzelliklerinde olsa gerek.

Yeni Nesil Aşkları


Bazı liseli ergenler canınızı gerçekten çok sıkabilir. Bunu iyi biliyorum çünkü bütün bir günümü onlarla beraber geçirmek durumundayım.
Adam karşıma geçmiş 'ben zaten onunla yiyişmek için çıkmıştım ya' diyor.
Karşısındakine duyduğu bir sevgi yok sadece sözde sevgilisinin bedeni onun ergen hormonlarını tatmin ettiği için seviyor ki bu gerçek bir sevgi bile değil.
Çıkmak diye bir kavram var artık. Beraber hamburgercide yemek yemek ve 'yiyişmek' gibi aktiviteler içerisinde bir erkek ve bir kız çıkmış oluyor ve hepsi yaz aşkları gibi kısa sürüyor çünkü sırf bazı duyguları yaşamak ve egolarını tatmin etmek için yapıyorlar bunları.
Yaşlı insanların gençliğe acıyan gözlerle bakmasının en önemli sebeplerinden birisi de aslında bu yeni nesil aşkları.
Hepimiz babalarımızdan, dedelerimizden onların zamanlarındaki gerçek aşk hikayeleriyle büyüdük ve şimdiki ergenlerin yaptıkları öyle acınası şeyler ki...
Gerçekten insanı aşktan soğutuyorlar. Yahu aşk denilen kavram bu kadar düştü mü?

Bundan on yıl sonraki ilişkileri düşünmeyi hiç istemiyor insan bu yeni nesil zırvalıkları yüzünden.
Sevgiler klişeleşmiş, dostluk diye bir şey zaten kalmamış ve birbirleriyle 'yiyişmek' için çıkan ergenler fing atıyor sokaklarda.
E nerede kaldı iyi günde ve kötü günde beraber olmak adına verilen sözler? Hani delikanlılık ? Hani annesinin biricik hanım kızıydın sen ? Ama bu oğlan çocuğu seninle 'yiyişmek' için çıkmış ?
Ne kadar iğrenç bir kavramdır ya bu 'yiyişmek' dedikleri şey. Yahu desenize şuna sevgilinin dudaklarını öpmek, öpüşmek vs.
Bazı değerleri korumak bizim elimizde ve suç hepimizde. Kendisiyle 'yiyişmek' için çıkan sözde sevgilisine izin veren kızda da, onu sadece bedeni için seven oğlanda da.
Hayatlarını sadece hormonları doğrultusunda yaşayan ergenler...Onlar kendilerini bile düşünmezken ben burada onlar için kaygılanıyorum...

21 Kasım 2008 Cuma

Anneler Gününde Annesiz Olmak


Düşmanımızın bile başına gelmemesini temenni ettiğimiz bazı durumlar vardır ya işte anneler gününde annesiz olmak da bu durumlardan birisidir.
İnsana en çok ölüm koyar, ölüm sonsuza kadar kaybetmektir oysa insanlar umutlarıyla yaşar. Ölüm arkada umut ya da sevinç bırakmaz.
Anne sen yedikçe ben doyuyorum diyebilen tek varlıktır. En kötü gününüzde bile yanınızda olacak tek yegane dostunuzdur.
Anne candır, nefestir, özlenen ve olmadığında insana en çok koyandır.
Ne kadar kızarsak kızalım sonunda affedebileceğimiz tek insandır.
Ama öyledir ki her şey gibi sonsuza gittiği vakit değeri tak eder insanoğlunun karmaşık duygularına ve her zaman bilirsiniz geceleri onun için ağladığınızda onun da sonsuzda sizin için kaygılandığını.
Anneler günü ticari amaçlar güden bir gündür. Duygular bir yere kadardır ve çiçekler para için satılır. İnsanların çiçek alabilecekleri bir annelerinin yaşayıp yaşamadıkları çiçekçiler için çok da mühim değildir ve evet o kara gün geldiğinde ateş düştüğü yeri yakar.
O gün geldiğinde anneniz yanınızda değilse diziniz uf olduğunda yarayı bir güzel soymak için kabuk tutmasını beklediğiniz günlerdeki gibi çocuk olursunuz yeniden. Zırlak ve masum bir nefes olursunuz. Teselli olsun diye eski anıları tekrar tekrar yaşarsınız zihninizde ama bilirsiniz ki hiçbiri yaşandığı kadar net ve kusursuz olmaz.
Anneler nereye giderse gitsin ten kokuları hep bilinçaltında olur. Sizi doğururken bile ölmüş olsa onu anımsatacak bir şeyler bulabilirsiniz sanki sizi yıllarca parklara götürüp dondurmalar yedirmiş gibi.
Anneniz size hala bir öpücük uzaktaysa gidin ve ona onu gerçekten ne kadar sevdiğinizi gösterinki bir gün anneler gününde annesiz kalırsanız anılarınızla ona gülümseyebilesiniz.

Büyük Travma


Bedenimde gereksiz bir hiperaktiflik olduğunu biliyorum ve bu hiperaktiflikle yaşamak zaman zaman kanlara alışmayı öğretiyordu bana.
Aslında 20 Kasım sabahı sıradan bir sabahtı.
Oysa daha on dakika öncesinde beden dersinde atlayışlarımızı, zıplayışlarımızı yapıp enerjimizi boşaltmıştık ama ben her zamanki gibi gene doluydum ve bir şeyler yapmalıydım.
Sırayı ortaya çektim ve üstünden karşıdaki dolapların üstüne zıpladım.
Aptalcaydı. Bir grubumuz vardı sınıfta güya lise ruhunu yakalamaya çalışıyorduk çünkü okuduğum lise ders aşinası ve disiplin delisi insanlardan ve öğretmenlerden oluşan küçük ve sıkıcı bir liseydi ama genede beni bu sözde özel lisede tutan bir şeyler vardı.
İkinci atlayışımda havadayken bir çığlık yankılandı sınıfta 'kafanı duvara vuracaksın' diyordu bu ince ama gür kız sesi.
Çok değil bir saniye sonra kafamı duvarın çıkıntısına vurmuş sarsılarak yere düşmüştüm.
O yere düşüşü zihnimde tekrar tekrar yaşadım.
Yere düştüğümde olayın ciddiyeti belli değildi hatta kahkalar vardı ama birkaç saniye sonra sıcacık kan damlaları üstüme, elime ve belli belirsiz yere düşmeye başladığında gene bir çığlık kopmuştu.
Hayatımda ilk defa kendi kanımı yumak yumak elimde tutmuştum o gün. Sıcacıktı kan ve açık kırmızı rengi vardı, en önemlisiyle benim kanımdı ve bütün okula saçılmıştı.
Revirde okulun bütün rütbeli öğretmenleri başımın ucundaydı. Sitemler havada uçuşuyordu ama bilinçkaybı ya da beyin kanaması olabileceği için yoğun bir telaş vardı odada.
Kan adeta kapağı açılıp ters tutulan bir pet şişenin içindeki su gibi akıyor ve durmak bilmiyordu.
Ben olayın şaşkınlığını üzerimden atamamıştım. Çok da acı yoktu hani ama o elime yüzüme damlayan sıcacık kanlar korkutuyordu beni.
O yoğun çarpışa rağmen bütün yaşananlar en ince detaylarına kadar hala aklımda. Gençliğimin en acı tecrübesini yaşatmıştı bana o gün. Aslında bütün kabahat jackass programına özenip de başımı götümü dağıtan bendeydi.
Mikrop kapmamak için olduğum tetanoz aşısı, ah o kalçamdan yaptıkları (güya enfksiyon kapmaması içinmiş ama ben inanmıyorum bütün bunlara, tıp çok hanımevladı bana kalsa vücut bütün yaraları ve hastalıkları kendi kendine iyileştirir) o antibiyotik iğnesi ve günaşırı yapılan pansumanlar...
İlk öpücükler, ilk seks deneyimleri gibi o yere düşüşü zihnimde tekrar tekrar yaşadım.
Siz siz olun nerede nasıl eğlenilmesi gerektiğini ve nerede durulmasını bilin yoksa benim gibi yaşanılmaması istenen çok tecrübe yaşarsınız ve inanın bana başkalarının aptallıklarını yaşayarak öğrenmek kadar saçma bir şey daha yok...

17 Kasım 2008 Pazartesi

Bir Replik Bir Fotograf v2

*-biliyor musun kız, sen yanımda olunca yakama gül takınmış gibi oluyorum.

13 Kasım 2008 Perşembe

Zengin Kız Fakir Çocuk


En ücra sokakların en fakir berberlerinde hiç saçınızı kestirdiniz mi ?
Oradaki sohbetlere, ekmek kavgasına ve insanlara kulak verin.
Bir günlüğüne de olsa yaşamlarının bir parçası olun ki bazı insanların ne şartlarda nefesler alıp verebildiğini görün.
Hepsini bir gece vakti öldürseler tınlamayacak kadar sevmezdim eskiden şu fakirleri ve sokak çocuklarını.
Bir sabah o en ucra sokaklarda yaşayan en fakir ailelerin yaşamlarına tanık oldum ve o sabah anladım onların bize gösterdikleri sağlıksız ve kin dolu suratlarının ardında sakladıkları masumiyete.
O sabah sararmış sağlıksız suratlar gene vardı fakat bu sefer beraberinde kin dolu bakışlar yoktu çünkü sadece gerçekler vardı içlerinde bir yerlerde.
Bir fakir bir zengin piçini neden sevsin?
Platonik bir aşk değilki bu. Bu bir yaşam kavgası, ekmek kavgası ve bu kavgada zıt yaşamlar birbirine kin besler.
Her gece alkol alıp babasından dayak yiyen bir çocuk gözyaşlarını saklar arkadaşlarından ve ertesi sabah kendi akranlarına meydan okur gözyaşlarını ve dayaklarını kiniyle geçiştirebileceğini düşündüğü için.
Fazla empati kurmak beraberinde hümanist bir yaşamı getirir fakat bu yaşam var olan hayatları yaşayanların bize gösterdikleri kadarıyla değil de araştırabildiğimiz kadar görmemizi sağlar ve işte bu yüzden işin aslını, nedenler ve sonuçlar ilişkisini incelemek lazım.
Bir fakir bir zengin piçini neden sevsin?
Biz başımızı yastığımıza midemiz dolu koyarken onlar açlıktan uyuyamıyorken ve bütün bunlar yaşanırken biz onları düşünmüyorken bir fakir bir zengini nasıl sevebilir?
Hayatımızı muhtaçlara göre şekillendiremeyiz fakat bazı lükslerimizden vazgeçip bazı sorumluluklarımızı yerine getirebiliriz.
Işıkları belli belirsiz yanan her evde farklı hikayeler var ve biz bu hikayeleri kitaplardan okuduğumuz, televizyonlarda izlediğimiz kadarıyla biliyoruz.
Biz resmen bize zarar verecekler diye bu hikayelerin kahramanlarından korkar hale geldik.
Evsizlerden, fakirlerden kaçıp güvenli apartmanlarımıza gidiyoruz ve o apartmanın dışındaki hayatları görmezden geliyoruz.
Oysa biraz sevgi, daha az önyargı ve daha çok sevgi ile bir zengini bir fakire sevdirebiliriz.
Ne de olsa Sait Faik'in şiirindeki gibi bir insanı sevmekle başlar her şey ve dünya'yı güzellik kurtarır.
Biz de kurtaralım o zaman dünya'yı, sevelim insanları ve küçük görmeyelim nice fakirleri sarı ve soğuk suratlarından ötürü...

12 Kasım 2008 Çarşamba

Beni Daha Ne Kadar Bekleyeceksin Sevgilim


Beni daha ne kadar bekleyeceksin sevgilim dediğiniz kişiler girdi mi hayatınıza?
Sevdiğimiz kişi boş bir limanda hiç gelmeyecek bir yolcu gibi gelir gözümüze ve ona bu soruyu sorarız;

Beni daha ne kadar bekleyeceksin sevgilim? Elimden tutman, dudaklarımı öpmen ya da kulağıma şarkılar fısıldaman için birbirimizi daha ne kadar beklememiz lazım?
Yoruluruz artık beklemekten, aslında en güzel bekleyiştir bu ama konu aşk olunca sabrımız ve hormonlarımız da bir yere kadar bekleyebilir.
Ah onsuz ve onun hayalleriyle geçen yalnız gecelerimiz...
O geceleri hepimiz iyi biliriz çünkü hepimiz bir garip hayatlarımızın bir garip dönemlerinde birisini hep beklemişizdir.

Geceleri dualarımızdan sonra rüyalarımıza beklediğimiz birisi yok mudur?
Vardır elbet, olmaz mı hiç rüyalarda randevular, düşlerde sevişmeler...
İnsanoğlu hayatını düşlerindeki gibi yaşadığında mutluluğu yakalayabilirmiş ya, o zaman neden sadece rüyalarımıza saklarız hayallerimizi?
Neden yanına sokulup da dudaklarından öpemeyiz de bekleriz sevdiğimizi?
Ya o bilmezse bir yerlerde onu deli gibi bekleyen ve seven bir aşığının olduğunu?
Gurur ne kadar gereksiz, cesaret de ne denli önemli bir şeydir.
Gurur sevenleri küstüren, cesaret aşıkları kavuşturan sevgi de her şeyi başlatan kavramlar.
Peki biz randevularımızı rüyalarımıza, sevişmelerimizi düşlerimize ve sevgimizi bekleyişlerimize saklarsak neden yaşarızki?

Bizler daha cenin halinde değilken yaşamış ve ölmüş, hala bedenleriyle değil de düşünce akımlarıyla yaşayan insanlara haksızlık etmiş olmaz mıyız en güzel aşkları yok yere beklerken ve bu bekleyiş esnasında ilişkimiz için çaba göstermezken?
Sevgi ve mutluluk paylaşıldıkça anlam kazanan değerlerdendir, önceki aşklarınız hüsranla sonuçlanmış olsa da bu bahçede daha koklanacak çok çiçek var ve bu çiçekler yıllar sonra siz onlara değer vermez, sevginizle büyütmezseniz sizi beklemekten çürüyüp gidecekler.
E yazık değil mi kırmızı güllere, mor menekşelere?
Aşkın payına düşen şey hep beklemedek değildir.
Bizler birer Nazım Hikmet değilizki hapishanede yıllarca Piraye'mize kavuşmayı bekleyelim.
Hepimiz özgür aşıklarız ama gururumuza ve cesaretimize müebbet mahkumuz.
Kaygılarımız ve zaaflarımız bizi aşka götüren yolda yaralıyor.
Kanlarımız bu yolda çizgi halinde arkamızdan da aksa aşklar bekleyemez ve bahçedeki bu çiçekler bir gün kuruyacak ve o vakit yüzlerimiz kırışacak, saçlarımıza ilk aklarımız düşecek ve evet işte o gün ilk defa gerçek pişmanlık duygusu bürüyecek titrek bedenimizin her bir tarafını.
Bizler birer Nazım Hikmet değilizki hapishanede yıllarca Piraye'mize kavuşmayı bekleyelim.
Hepimiz özgür aşıklarız ama gururumuza ve cesaretimize müebbet mahkumuz.

Ve hepimiz kendimizin savcısı ve kendimizin hakimleriyiz...

10 Kasım 2008 Pazartesi

Sevgiliye Mektup

Biten Bir İlişkinin Ardından ( Sevgiliye Mektup ) *

Biliyor musun sevgilim aslında bütün bunlar gözyaşları ve hüzün eşliğinde sana yazdığım sitem mektubumun cümleleri değil aslında hepsi senin göremediğin ve benim damağımda kalan duyguların minik parçaları ve sen gene göremeyeceksin seni neden ve nasıl bu denli sevebildiğimi çünkü inan bunu ben de henüz anlayamadım...
Gözlerine neden bakamıyordu gözlerim biliyor musun?
Utana sıkıla cümleler kurmamın sebebi karşımda duran gök mavisi gözlerindi ve sen aynada sadece kusurlarına baktığın ve sadece onları görebildiğin için o gök mavisi gözlerini fark edemiyordun.
Öyle şaşırıyorumki sen yanımda yokken hala güneşin doğup batabilmesine ve hala nefesler alıp verebilmeme.
Meğer senden önce yaşadığım hayat sadece terimlerde bir hayatmış ve sen bana terimleri aşan bir yaşam yaşatmışsınki doğan güneşe doğabildiği için şaşırır hale gelebilmişim.
Ve aynı sen bilinçaltımın ve duygularımın ırzına geçmiş olmalısınki her şey bu kadar anlamsızlaşabilmiş.
Her şeyin anlamsızlaşmasının yanında doğan güneşlere, açan çiçeklere şaşırmalar da başlamış zihnimde.
Tanrım nasıl bir çelişkidir bu!
Hayal et, en güzel şarkıların en güzel nakaratlarında yağmur altında dans ettiğimizi.
Düşün, senden ve benden başka kimsenin olmadığı bir Dünya'da umarsızca var olduğumuzu.
Hisset, bedenlerimizin birbirine çarparak yarını düşünmeden seviştiğini.
Dularımız, yakarışlarımız, ah o hormonlarımıza ve nefsimize yenik düşüp de yaptıklarımız, ya şarkılarımız ?
Unut hepsini ve kendini sonsuza kadar uzak tut varlığımdan.
Ben var oldukça kendini uzaklaştır benden ve bunu seni bana özletmeden yap ki ben de var olabileyim sanki sen hiç yokmuşcasına...


Aytuğ Akdoğan
Hayat /aşk üzerine denemeler.